Malpraktis Davalarında Aydınlatılmış Onam ve Bilirkişi Raporuna İtirazın Değerlendirilmemesi: Anayasa Mahkemesi İhlal Kararı
- 7 saat önce
- 5 dakikada okunur

02.03.2026 tarihli ve 33184 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan (B. No: 2021/56334, K.T. 25.06.2025) Anayasa Mahkemesi kararı, malpraktis iddialarına konu bir tıbbi müdahale sonrası ölüm vakasında aydınlatılmış onamın kapsamı ve bilirkişi raporuna yapılan itirazların değerlendirilme biçimine ilişkin önemli tespitler içermektedir.
Mahkeme, somut olayda tıbbi müdahalenin komplikasyon olarak değerlendirilmesini yeterli görmekle birlikte, derece mahkemesinin aydınlatılmış onam ve bilirkişi incelemesine yönelik esaslı itirazları yeterince tartışmamasını yaşam hakkının usule ilişkin güvenceleri bakımından ihlal olarak değerlendirmiştir.
Mahkeme, somut olayda sağlık hizmetinin sunumunda anayasal düzeyde bir organizasyon eksikliği veya açık bir ihmal tespit etmemiştir. Bununla birlikte, davayı inceleyen derece mahkemesinin özellikle aydınlatılmış onamın kapsamı ve bilirkişi raporlarının değerlendirilmesi bakımından başvurucunun temel iddialarını yeterli açıklıkta ve karşılaştırmalı biçimde tartışmadığı sonucuna ulaşmıştır. Bu nedenle yaşam hakkının usule ilişkin güvencelerinin ihlal edildiğine karar verilmiş ve dosya “yeniden yargılama” yapılmak üzere ilgili mahkemeye gönderilmiştir.
Bu Karar Neden Önemli?
Bu karar, tıbbi müdahaleye bağlı ölüm iddialarında yalnızca “kusur var mı yok mu” sorusunun yeterli olmadığını; mahkemelerin, tarafların ileri sürdüğü temel iddiaları açık ve denetlenebilir bir gerekçeyle tartışmak zorunda olduğunu ortaya koymaktadır.
Özellikle iki noktada uygulamaya dönük sonuç doğurma potansiyeli bulunmaktadır:
- Aydınlatılmış onamın içerik denetimi güçlenmektedir.
Onam formunun dosyada bulunması tek başına yeterli görülmemekte; bilgilendirmenin kapsamı, somut risklerin açıklanıp açıklanmadığı ve iddiaların bu çerçevede karşılanıp karşılanmadığı yargısal denetime tabi tutulmaktadır.
- Bilirkişi raporları otomatik gerekçe yerine geçmemektedir.
Mahkemelerin, bilirkişi görüşünü benimserken taraf itirazlarını karşılayan, çelişkileri gideren ve tıbbi değerlendirmeyi hukuki sorumluluk analiziyle ilişkilendiren bir gerekçe kurmaları gerekmektedir.
Bu yönüyle karar, sağlık hukukunda yalnızca tıbbi uygulamanın değil, yargısal değerlendirme kalitesinin de anayasal denetim altında olduğunu göstermektedir. Komplikasyon ile kusur ayrımı korunmakla birlikte, bu ayrımın nasıl gerekçelendirildiği denetime tabi olacaktır.
Anayasa Mahkemesinin usule ilişkin değerlendirmesini sağlıklı biçimde anlayabilmek için, olay sonrasında yürütülen ceza soruşturması ve idari izin sürecine kısaca değinmek gerekmektedir. Zira Mahkeme, yalnızca tıbbi uygulamayı değil; bu uygulamaya ilişkin iddiaların hangi kapsamda ve ne şekilde incelendiğini de denetlemiştir.
1. Savcılık Soruşturması Süreci
Hastanın oğlu olan başvurucu, ameliyatı gerçekleştiren hekimin operasyon sırasında portal ven yaralanmasına neden olduğu ve bu durumun hastanın ölümüne yol açtığı iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştur.
Soruşturma kapsamında ameliyat öncesi ve sonrası sürece ilişkin tıbbi belgeler ile hasta ve hasta yakınları tarafından imzalanan çeşitli onam formları dosyaya kazandırılmıştır. Dosyada; yoğun bakım ünitesine ilişkin aydınlatılmış rıza belgesi, kısıtlama onam formu, başvurucu tarafından imzalanan anestezi onam formu ve sevke ilişkin rıza belgeleri yer almaktadır.
Ameliyata ilişkin onam formunda; müdahalenin açık veya laparoskopik yöntemle gerçekleştirilebileceği, ameliyat sırasında karaciğer ve çevre organlarda yaralanma riski bulunduğu, gerektiğinde ek girişim yapılabileceği ve laparoskopik yöntemin açık cerrahiye dönüştürülebileceği hususlarına yer verildiği görülmektedir.
Soruşturma sürecinde 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca ilgili hekim hakkında soruşturma izni talep edilmiş; ancak soruşturma izni verilmemesine karar verilmiştir. Başvurucunun bu karara yaptığı itiraz Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi tarafından kesin olarak reddedilmiş; bu nedenle ceza soruşturması izin aşamasında sona ermiştir.
Ceza soruşturmasının izin aşamasında sona ermesinin ardından başvurucu, idarenin hizmet kusuru bulunduğu iddiasıyla tam yargı davası açmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin ihlal değerlendirmesi esasen bu yargılama sürecinin kapsamında yapılmıştır.
2. İdare Mahkemesi Süreci
Başvurucu, annesinin vefatı üzerine idarenin hizmet kusuru bulunduğu iddiasıyla İdare Mahkemesi’nde manevi tazminat talepli tam yargı davası açmıştır. Davacı taraf, ameliyat sırasında portal ven yaralanması meydana geldiğini, gelişen komplikasyonların uygun şekilde yönetilmediğini ve yeterli aydınlatma yapılmadığını ileri sürmüştür.
Mahkeme, hekimin ve sağlık personelinin kusurlu olup olmadığının tespiti amacıyla dosyayı Adli Tıp Kurumu 8. Adli Tıp İhtisas Kurulu’na göndermiştir.
Kurul tarafından düzenlenen raporda özetle;
Safra kesesi taşı tanısının ve uygulanan cerrahi işlemin tıbbi endikasyon açısından uygun olduğu,
Ameliyat sırasında gelişen portal ven yaralanmasının cerrahi bir komplikasyon niteliğinde bulunduğu,
Bu komplikasyona yönelik müdahale ve tedavilerin tıp kurallarına uygun olduğu,
Hastanın üst merkeze sevk edilmesinin yerinde olduğu,
Sonuçta gelişen karaciğer yetmezliğinin mevcut hastalık süreci ve komplikasyonların ilerlemesine bağlı ortaya çıktığı,
Hekim ve diğer sağlık personeline atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı yönünde kanaat bildirilmiştir.
Başvurucu, bilirkişi raporuna itiraz ederek özellikle aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmediğini ve yeniden bilirkişi incelemesi yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Ancak Mahkeme raporu yeterli bularak davayı reddetmiştir.
İstinaf başvurusu da Bölge İdare Mahkemesi tarafından kesin olarak reddedilmiş; bunun üzerine başvurucu Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur.
3. Bireysel Başvuru Süreci
Başvurucu, ameliyat sırasında meydana gelen portal ven yaralanmasının hekim kusurundan kaynaklandığını, Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporda bu durumun hatalı biçimde komplikasyon olarak değerlendirildiğini ve bu rapor esas alınarak davanın reddedildiğini ileri sürmüştür. Ayrıca ameliyat öncesinde yeterli aydınlatma yapılmadığını iddia etmiştir.
Anayasa Mahkemesi başvuruyu yaşam hakkı kapsamında incelemiş; değerlendirmesini yalnızca ölümün gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinden değil, ölüm iddialarının derece mahkemelerince etkili ve yeterli biçimde incelenip incelenmediği üzerinden yapmıştır.
Mahkeme, Anayasa’nın 5., 17. ve 56. maddeleri uyarınca devletin bireylerin yaşamını koruma yönünde pozitif yükümlülükleri bulunduğunu hatırlatmıştır. Bu yükümlülük; sağlık hizmetlerinin kamu ya da özel kurumlar aracılığıyla sunulmasına bakılmaksızın, hastaların yaşamını koruyacak bir organizasyon ve denetim sisteminin kurulmasını gerektirir. Bunun ayrılmaz bir parçası da yaşam hakkına yönelik ihlal iddialarının etkili bir yargısal mekanizma aracılığıyla incelenmesidir.
Mahkeme, hatalı veya gecikmiş tıbbi müdahale iddialarında devletin yükümlülüğünün; mağdurlara hukuki ve idari başvuru yollarını açık tutan ve sorumluluğu ortaya koyabilecek etkili bir yargılama sistemi kurmak olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, bilirkişi raporlarının teknik içeriğini değerlendirmek ve maddi olguların takdirini yapmak derece mahkemelerinin görev alanındadır. Anayasa Mahkemesi ancak bariz takdir hatası veya açık keyfilik bulunması hâlinde müdahale edebileceğini vurgulamıştır.
Somut olayda Mahkeme, sağlık hizmetinin sunumunda anayasal düzeyde bir organizasyon eksikliği veya sistemsel ihmal tespit etmemiştir. Adli Tıp Kurumu raporunda ölümün komplikasyon sonucu meydana geldiği ve komplikasyon yönetiminde tıbbi hata bulunmadığı yönündeki değerlendirme esas alınmıştır.
Ancak Mahkeme, davacıların özellikle aydınlatılmış onamın kapsamına ilişkin iddialarının yeterli biçimde karşılanmadığını tespit etmiştir. Bilirkişi raporunun bu iddiaları açıkça değerlendirmemesi ve derece mahkemesinin yeniden rapor alınması talebini gerekçeli biçimde tartışmadan reddetmesi nedeniyle yargısal incelemenin eksik kaldığı sonucuna ulaşılmıştır.
Bu nedenle yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edilmediğine, ancak usule ilişkin güvencelerin ihlal edildiğine karar verilmiştir. İhlalin sonuçlarının giderilmesi amacıyla dosyanın yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmedilmiş; yeniden yargılamanın yeterli giderim sağlayacağı değerlendirilerek manevi tazminat talebi reddedilmiştir.
4. Sonuç
Anayasa Mahkemesi’nin incelemeye konu bu kararı, tıbbi müdahale sonrası ortaya çıkan bir sonucun “komplikasyon” olarak nitelendirilmesinin, yargısal incelemenin kapsamını daraltmaya tek başına yeterli olmadığını ortaya koymaktadır. Mahkeme, tıbbi uygulamanın teknik değerlendirmesini derece mahkemelerinin ve bilirkişilerin takdir alanında bırakmakla birlikte; bu değerlendirmenin tarafların esaslı iddialarını karşılayan, denetlenebilir ve bütüncül bir gerekçeye dayanması gerektiğini vurgulamıştır.
Somut olayda Adli Tıp Kurumu raporunda ölümün komplikasyon sonucu gerçekleştiği ve komplikasyon yönetiminde tıbbi hata bulunmadığı yönünde görüş bildirilmiştir. Ancak raporda davacıların aydınlatılmış onamın kapsamına ilişkin iddialarının açık biçimde tartışılmaması ve derece mahkemesinin yeniden rapor alınması talebini gerekçeli biçimde değerlendirmemesi, yargısal incelemenin eksik kaldığı sonucuna götürmüştür.
Netice itibarıyla AYM, tıbbi müdahalenin komplikasyon olarak nitelendirilmesinin aydınlatma yükümlülüğüne ilişkin iddiaların ayrıca incelenmesini ortadan kaldırmadığını ve sürecin “özen” kriterini karşılamadığını vurgulamıştır.
Yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak verilen ret kararını, yeniden yargılamayı zorunlu kılan bir usul eksikliği olarak değerlendirmiştir. Sağlık hukuku ve bireysel başvuru usulü açısından emsal niteliğinde olan bu karar, malpraktis yargılamalarında yalnızca teknik komplikasyon tespitine dayanılarak hüküm kurulamayacağını göstermektedir.
Bu karar, yargılama makamlarının bilirkişi raporlarını salt bir teknik belge olarak değil, yaşam hakkının usule ilişkin güvencelerini de kapsayan denetlenebilir birer delil olarak ele alması gerektiğini hatırlatmaktadır.
Av. Ayşe Gül HANYALOĞLU - Av. Rana Betül GÜMÜŞ



