Mesleki Sorumluluk Kurulu İzni Olmadan Hekim Hakkında Soruşturma Yürütülebilir mi? Anayasa Mahkemesinden Önemli Karar
- 2 saat önce
- 6 dakikada okunur

Anayasa Mahkemesi, sağlık mesleğinin icrası kapsamındaki bir tıbbi müdahale nedeniyle yürütülen soruşturmada, Mesleki Sorumluluk Kurulu izni alınmadan verilen tutuklama kararının kanunla öngörülen usule uygun olmadığına hükmetti. Bu nedenle başvurucunun Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi.
Mahkeme ayrıca başvurucuya net 250.000 TL manevi tazminat ödenmesine; ihlalin sonuçlarının giderilmesi amacıyla yargılamada durma kararı verilerek dosyanın soruşturma izni yönünden değerlendirilmek üzere Mesleki Sorumluluk Kuruluna gönderilmesine hükmetti.
Hekimlerin tıbbi uygulamaları nedeniyle yürütülen ceza soruşturmalarında Mesleki Sorumluluk Kurulundan soruşturma izni alınması, 2022 yılından bu yana kanuni bir usul şartıdır.
Ancak uygulamada temel bir konu zaman zaman tartışma konusu olmaktadır.
Savcılık, hekime isnat edilen fiili taksirle yaralama veya taksirle öldürme yerine daha ağır bir suç olarak nitelendirerek bu izin prosedürünü aşabilir mi?
Anayasa Mahkemesi, 8 Nisan 2026 tarihli, 2025/53384 başvuru numaralı kararında bu soruya son derece önemli bir cevap verdi.
Mahkeme; bir hekimin sağlık mesleğinin icrası kapsamında gerçekleştirdiği tıbbi müdahale nedeniyle yürütülen soruşturmada, Mesleki Sorumluluk Kurulu izni alınmadan tutuklanmasının kanuni dayanaktan yoksun olduğuna ve başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi. Ayrıca 250.000 TL manevi tazminata hükmederek, devam eden ceza yargılamasında durma kararı verilmesi ve dosyanın Mesleki Sorumluluk Kuruluna gönderilmesi gerektiğini belirtti.
Kararın hekimler bakımından önemi, hükmedilen tazminatın ötesine geçmektedir.
Hekimler Hakkında Soruşturma İzni Neden Gereklidir?
3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun Ek 18. maddesine göre; Yükseköğretim Kanunu'nun 53. maddesindeki özel soruşturma usulüne tabi olanlar hariç olmak üzere, kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşlarında ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim, diş hekimi ve diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle haklarında ceza soruşturması yürütülebilmesi için Mesleki Sorumluluk Kurulundan soruşturma izni alınması gerekir.
Bu sistem, yalnızca kamu hastanelerinde çalışan hekimler için değil, özel hastanede çalışan hekim ve sağlık meslek mensupları açısından da geçerlidir.
Yargıtay 12. Ceza Dairesi de 2023 ve 2024 yıllarında verdiği çeşitli kararlarda, soruşturma izni alınmadan ceza yargılamasına devam edilmesini veya soruşturma hakkında esas yönünden karar verilmesini hukuka aykırı bulmuştur. Anayasa Mahkemesi kararında da Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 9.5.2023 tarihli E.2020/4855, K.2023/1533; 3.7.2024 tarihli E.2023/6125, K.2024/3608 ve 20.11.2024 tarihli E.2020/11837, K.2024/6551 sayılı kararlarına yer verilmiştir.
Nitekim Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 2024/3608 sayılı kararında da soruşturma dosyasının önce Mesleki Sorumluluk Kuruluna gönderilmesi ve sonucuna göre soruşturma işlemlerinin yürütülmesi gerektiği kabul edilmiştir.
Somut Olayda Ne Oldu?
Başvurucu özel bir hastanede görev yapan anestezi ve yoğun bakım uzmanıydı. Yoğun bakımda tedavi edilen ileri evre akciğer kanseri hastasının ölümünün ardından bir hemşirenin şikâyeti üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı.
Başlangıçta olay taksirle öldürme kapsamında değerlendirilirken, daha sonra savcılık eylemi ihmali davranışla kasten öldürme olarak nitelendirdi.
Bu nitelendirme önemliydi. Çünkü savcılık, suçlamanın artık “kasten öldürme” olması nedeniyle olayın Mesleki Sorumluluk Kurulu iznine tabi olmadığını kabul etti.
Hekim, 25 Nisan 2025 tarihinde tutuklandı.
Üstelik soruşturma sırasında Adli Tıp Kurumu dahi, 3359 sayılı Kanun'un Ek 18. maddesini gerekçe göstererek Mesleki Sorumluluk Kurulu izni bulunmayan dosyada rapor düzenlenemeyeceğini belirtmiş ve dosyayı savcılığa iade etmişti.
Buna rağmen savcılık, eylemin taksirle öldürme değil kasten öldürme olduğu gerekçesiyle izin gerekmediği görüşünde ısrar etti ve soruşturmayı sürdürdü.
AYM: Savcının Soruşturma Yetkisi İzin Verilinceye Kadar Askıdadır
Anayasa Mahkemesi kararında son derece açık bir hukuki ilke ortaya koydu:
“Soruşturma izni verilinceye dek Cumhuriyet savcısının ilgili olay üzerindeki soruşturma yapma yetkisi hukuken askıdadır.”
Bunun anlamı şudur: Mesleki Sorumluluk Kurulu iznine tabi bir tıbbi uygulama söz konusuysa savcılık, izin alınmadan olağan bir ceza soruşturması yürütmeye başlayamaz.
4483 sayılı Kanun'un 4. maddesi uyarınca savcının yetkisi bu aşamada esas itibarıyla ivedilikle toplanması gereken ve kaybolma ihtimali bulunan delillerin tespitiyle sınırlıdır.
Dolayısıyla soruşturma izni alınmadan;
hekimin şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınması,
kusur değerlendirmesi üzerinden soruşturmanın esasının yürütülmesi,
tıbbi kusur konusunda Adli Tıp Kurumundan rapor alınması,
soruşturmayı ilerleten olağan ceza muhakemesi işlemlerinin gerçekleştirilmesi mümkün değildir.
Anayasa Mahkemesi, tutuklamanın da bu sınırlı işlemlerden biri olmadığını açıkça belirledi.
Çünkü tutuklama, yürüyen bir ceza soruşturmasının veya kovuşturmasının koruma tedbiridir. Usulüne uygun ve kanuni bir ceza soruşturması henüz başlayamamışsa, bu soruşturmaya bağlı olarak tutuklama tedbirine de başvurulamaz.
Mahkemenin yaklaşımını en yalın biçimde şöyle ifade etmek mümkündür:
Hukuken başlatılamamış bir soruşturmanın tutuklaması da hukuka uygun olamaz.
“Kasten Öldürme” Suçlaması MSK İznini Ortadan Kaldırır mı?
Savcılık, hekimin eylemini önce taksirle öldürme, daha sonra ihmali davranışla kasten öldürme olarak nitelendirmiş ve bu nedenle soruşturma izni gerekmediğini kabul etmişti.
Anayasa Mahkemesi bu yaklaşımı benimsemedi. Çünkü 3359 sayılı Kanun'un Ek 18. maddesi, izin gerekip gerekmediğini isnat edilen suçun adına göre değil, fiilin sağlık mesleğinin icrası kapsamında olup olmadığına göre belirlemektedir.
Kanunda; “Soruşturma izni yalnızca taksirli suçlar için gereklidir.” şeklinde bir düzenleme bulunmamaktadır.
AYM'nin tespiti son derece önemlidir: Yalnızca fiilin “kasten işlendiğinin” ileri sürülmesi soruşturma izni mekanizmasını ortadan kaldırmaya yeterli kabul edilirse, kanunun hekimlere tanıdığı güvence kolaylıkla işlevsiz hâle getirilebilir.
Gerçekten de hemen her tıbbi uygulama uyuşmazlığında teorik olarak bilinçli taksir, olası kast veya ihmali davranışla kasten öldürme gibi daha ağır hukuki nitelendirmeler ileri sürülebilir.
Böyle bir suç isnadının varlığı, tek başına tıbbi eylemi tıbbi faaliyet olmaktan çıkarmaz.
Belirleyici Olan Suçun Adı Değil, Fiilin Niteliğidir.
AYM'ye göre somut olayda tartışılan eylemin;
yoğun bakım ünitesinde gerçekleşmesi,
tedavi altındaki hastaya yönelik olması,
entübasyon tüpü gibi tıbbi bir cihaz üzerinde gerçekleştirilmesi
fiilin tıbbi işlem ve uygulama kapsamında bulunduğuna ilişkin güçlü bir karine oluşturmaktadır.
Başvurucu da tüpü hastaya zarar verme amacıyla değil, tıbbi gereklilik bulunduğunu düşündüğü için çıkardığını savunmuştur.
Bu koşullarda temel mesele, söz konusu işlemin bir tıbbi uygulama hatası mı yoksa tıbbi faaliyetten tamamen bağımsız bir öldürme eylemi mi olduğudur.
Anayasa Mahkemesi tam da bu ayrımın, savcılığın yalnızca suçun adını değiştirerek çözüme kavuşturabileceği bir mesele olmadığı görüşündedir.
Mahkeme bu nedenle, Mesleki Sorumluluk Kurulunun sağladığı usuli güvenceyi etkisiz hâle getiren istisnaların dar yorumlanması gerektiğini özellikle vurgulamıştır.
Savcılık elbette suçun hukuki nitelendirmesini yapacaktır. Ancak bu yetki, kanunun açıkça öngördüğü bir soruşturma izni sistemini yalnızca yapılan nitelendirme yoluyla ortadan kaldırma yetkisi anlamına gelmez.
Hekimin Her Eylemi Mesleki Sorumluluk Kurulu İznine Tabi midir?
Hayır. 3359 sayılı Kanun'un Ek 18. maddesi, hekimin hayatındaki veya görev yerindeki her fiili koruma altına almamaktadır.
Belirleyici ölçüt, isnat edilen eylemin; “sağlık mesleğinin icrası kapsamında yapılan muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulama” niteliğinde olup olmadığıdır.
Dolayısıyla tıbbi faaliyetle hiçbir ilişkisi bulunmayan, kişisel bir eylem bakımından sırf failin hekim olması soruşturma iznini gerekli hâle getirmez.
Ancak tıbbi müdahale sırasında gerçekleşen bir fiilin izin kapsamından çıkarılabilmesi için, eylemin tıbbi faaliyetin tamamen dışında kaldığının somut ve ikna edici gerekçelerle ortaya konulması gerekir.
AYM Neden Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine Karar Verdi?
Anayasa'nın 19. maddesine göre tutuklama ancak kanunda öngörülen şartlara uygun biçimde uygulanabilir.
Somut olayda ise Anayasa Mahkemesi, hekimin tıbbi müdahalesi nedeniyle yürütülen soruşturmada öncelikle Mesleki Sorumluluk Kurulundan izin alınması gerektiği hâlde bu prosedür işletilmeden tutuklama kararı verildiğini tespit etti.
Bu nedenle tutuklama kararının kanunla öngörülen usule uygun olmadığına ve kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine hükmetti.
Mahkeme ayrıca önemli bir giderim kararı verdi:
Ceza davasında durma kararı verilmesi, dosyanın Mesleki Sorumluluk Kuruluna gönderilmesi ve soruşturma izni konusunda Kurul tarafından değerlendirme yapılması gerektiğine karar verdi.
Başvurucu lehine ayrıca 250.000 TL manevi tazminata hükmedildi.
Karar Hekimler Açısından Neyi Değiştiriyor?
Karar, 2022 yılında getirilen Mesleki Sorumluluk Kurulu sisteminin yalnızca şekli bir izin prosedürü olmadığını ortaya koymaktadır.
Anayasa Mahkemesi bu mekanizmayı, hekimlerin mesleki faaliyetlerinden kaynaklanan ceza soruşturmalarında hukuki güvenlik sağlayan bir usul güvencesi olarak değerlendirmiştir.
Mahkeme ayrıca hekimlerin toplum sağlığındaki rolüne ve yersiz adli soruşturmaların sağlık hizmetlerinde yaratabileceği olumsuz etkilere de özel olarak dikkat çekmiştir.
Bu yaklaşım, malpraktis tartışmasının hekim açısından önemli bir boyutunu da ortaya koymaktadır: ceza hukukunun tıbbi karar verme süreçleri üzerinde ölçüsüz bir baskıya dönüşmemesi gerekir.
Bir Hekim Savcılıktan İfade Daveti Aldığında Neye Bakılmalıdır?
Tıbbi uygulaması nedeniyle hakkında şikâyette bulunulan bir hekimin ceza soruşturmasında ilk incelenmesi gereken konulardan biri, Mesleki Sorumluluk Kurulu izin prosedürünün uygulanıp uygulanmadığıdır.
Özellikle şu hususlar dosyanın başlangıcında değerlendirilmelidir:
İsnat edilen fiil sağlık mesleğinin icrası kapsamında mıdır?
Hekimin çalıştığı kurum bakımından hangi soruşturma usulü geçerlidir?
Mesleki Sorumluluk Kuruluna başvurulmuş mudur?
Soruşturma izni kararı bulunmakta mıdır?
Savcılık izin alınmadan hekimin ifadesini almış veya soruşturmayı esas yönünden ilerletmiş midir?
Suç vasfında yapılan değişiklik, izin prosedürünü aşmak amacıyla mı kullanılmaktadır?
Bu hususlar soruşturmanın ilerleyen aşamalarına bırakılmamalıdır. Çünkü Anayasa Mahkemesinin son kararı, soruşturma izninin yalnızca yargılama sonunda tartışılacak tali bir usul meselesi olmadığını; özgürlüğü kısıtlayan tedbirlerin hukuka uygunluğunu dahi doğrudan etkileyen temel bir güvence olduğunu ortaya koymaktadır.
Sonuç
Anayasa Mahkemesinin 8 Nisan 2026 tarihli kararı, hekimler hakkındaki ceza soruşturmaları bakımından önemli bir sınır çizmiştir:
Tıbbi uygulama nedeniyle yürütülen bir soruşturmada Mesleki Sorumluluk Kurulu izin mekanizması, savcılığın suç vasfına ilişkin tek taraflı nitelendirmesiyle bertaraf edilemez.
İsnat edilen eylemin sağlık mesleğinin icrası kapsamında olduğu durumlarda soruşturma izni alınması kanuni bir zorunluluktur. İzin verilinceye kadar savcılığın yetkisi, ivedilikle toplanması gereken ve kaybolma ihtimali bulunan delillerin tespitiyle sınırlıdır.
Bu aşamada verilen tutuklama kararı ise Anayasa Mahkemesine göre kanuni dayanaktan yoksundur.
Kararın en önemli sonucu, Mesleki Sorumluluk Kurulu izin sisteminin hekimler bakımından gerçek ve etkili bir hukuki güvence olduğunun anayasal düzeyde teyit edilmiş olmasıdır.



