top of page

Kadın Doğumda Malpraktis Davaları: Down Sendromu Dosyalarında Aydınlatma ve Onam – Yargıtay İçtihatlarından Güncel Değerlendirme


Hasta Aydınlatması ve Onam –Yargıtay İçtihatlarından Güncel Değerlendirme
Hasta Aydınlatması ve Onam –Yargıtay İçtihatlarından Güncel Değerlendirme

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Klinikleri TV’de; değerli meslektaşımız Av. Ayşe Acar Yücel ve kıymetli hekimler Dr. Sevtap Hamdemir Kılıç, Dr. Kuzey Çelik, Dr. Yusuf Yılmaz ve Dr. Güray Ünlü ile bir araya gelerek, kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının son dönemde en fazla kaygı duyduğu konular arasında yer alan Down sendromu davalarını ve Yargıtay’ın değişen içtihatlarını ele aldık.


Program boyunca, hekimlerin WhatsApp gruplarında hızla yayılan yüksek tutarlı tazminat haberlerinin yarattığı anksiyete, tükenmişlik hissi ve defansif tıbba yönelme eğilimini sahadan, doğrudan hekimlerin ağzından dinledik. Bu tablo, yalnızca bireysel davaların değil; mesleğin sürdürülebilirliğinin de tartışıldığı bir noktaya işaret ediyordu.

Bu yazıda, programda yapılan tartışmalar ışığında; panik üretmeden, hukuken “güvenli alanda” kalmanın yollarını ve yüksek yargının konuya bakışındaki köklü değişimi özetlemeyi amaçlıyoruz.


Kadın Doğum Neden Hedefte?

Hukuk büromuzun 2010–2024 yılları arasında takip ettiği 3.500’ü aşkın malpraktis dosyası üzerinde yapılan incelemede, davaların yaklaşık %32’sinin kadın hastalıkları ve doğum branşında yoğunlaştığı görülmektedir. Özellikle Temmuz 2010’da hekim mesleki sorumluluk sigortalarının devreye girmesiyle birlikte, down sendromlu bebek doğumları sonrası açılan davalarda belirgin bir artış yaşanmış; 2014 yılı sonrasında ise bu artış adeta patlama noktasına ulaşmıştır.

Bu dönemde, hekimlerin “tarama testini önerdim ancak hasta yaptırmadı” yönündeki savunmalarına rağmen, mahkemelerin uzun süre “yazılı olarak ispat edilemeyen aydınlatma” gerekçesiyle hekim aleyhine kararlar verdiği görülmüştür.

Ancak 2021 yılı itibarıyla ve halen (2026), Yargıtay cephesinde bu yaklaşımın önemli ölçüde değiştiğini; hekimler lehine yeni bir içtihat çizgisinin istikrar kazandığını söylemek mümkündür.


Aydınlatma Tartışmasının Netleşmesi ve Davaların Hukuki Zemini

Down sendromu nedeniyle açılan tazminat davalarının temelinde, tıbbi müdahalenin sonucu değil; aydınlatma yükümlülüğünün ihlal edildiği iddiası yer almaktadır.

Davacı aileler bu davalarda, gebelik sürecinde gerekli bilgilendirme yapılmış olsaydı, down sendromlu bir çocuk doğacağını önceden bileceklerini ve bu durumda gebeliği sonlandırma haklarını kullanabileceklerini ileri sürmektedir. İddia, çocuğun dünyaya gelmiş olmasının başlı başına bir zarar olduğu değil; hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle, anne ve babanın bilinçli bir karar verme imkânından mahrum bırakıldığı yönündedir. Bu gerekçeyle açılan davalarda; çocuğun ömür boyu bakım ve tedavi giderleri ile meslekte kazanma gücü kaybı başta olmak üzere yüksek tutarlı maddi tazminat talepleri gündeme gelmekte; kamuoyuna da yansıdığı üzere bu talepler kadın doğum pratiğinin mesleki sürdürülebilirliğini tartışılır hâle getiren boyutlara ulaşabilmektedir.

İşte bu noktada, uzun süre uygulamada hekim aleyhine geniş yorumlara yol açan bu yaklaşımın, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun konuya ilişkin kararlarıyla birlikte önemli ölçüde yeniden şekillendiği görülmektedir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, aydınlatma yükümlülüğünün kapsamı ve ispatına ilişkin tartışmayı şekilci bir zeminden çıkararak, somut olayın bütününe dayalı bir değerlendirme anlayışını benimsemiş; böylece down sendromu davalarında hukuki çerçevenin sınırlarını daha öngörülebilir hâle getirmiştir.


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Sonrası Aydınlatma Ölçütleri

Gelinen aşamada, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun konuya ilişkin kararlarıyla birlikte, down sendromlu doğum davalarında aydınlatma yükümlülüğüne ilişkin hukuki tartışmanın önemli ölçüde netleştiği görülmektedir.

Hukuk Genel Kurulu, aydınlatılmış onamın yazılı bir şekle bağlı olmadığını; aydınlatmanın yapılıp yapılmadığının, tek bir belgeye indirgenmeksizin dosya kapsamındaki tüm deliller birlikte değerlendirilerek belirlenmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.

Bu çerçevede artık tartışılması gereken husus, aydınlatmanın şekli değil; aydınlatmanın gerçekten yapılıp yapılmadığı ve bunun hangi ölçütlerle ispatlanabileceğidir.

Ancak aydınlatma yükümlülüğüne ilişkin bu netleşmenin ardından, uyuşmazlığın bir diğer temel boyutu olan çocuğun yaşam hakkı ve bu hakkın tazminat talepleriyle nasıl ilişkilendirileceği sorusu gündeme gelmektedir.


Ezber Bozan Karar: "Yaşam Hakkı Zarar Olarak Görülemez”

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 2022 yılından itibaren istikrar kazanan kararlarında; hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmiş olması hâlinde çocuğun hiç doğmamış olacağı varsayımına dayalı olarak, yaşam hakkının zarar olarak kabul edilemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur.

Başka bir ifadeyle, Yargıtay; hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle çocuğun dünyaya gelmiş olmasından hareketle, çocuk adına tazminat talep edilmesinin, yaşam hakkının bir zarar kalemi olarak değerlendirilmesi sonucunu doğuracağını; oysa hukuk düzeninin yaşam hakkını zarar olarak göremeyeceğini vurgulamıştır.

Bu içtihatlar, kamuoyunda da yankı bulan yüksek tutarlı maddi tazminat taleplerinin, hekimler açısından otomatik ve sınırsız bir sorumluluk doğurmadığını ortaya koymuştur.


Aydınlatma Bir Form Değil, Süreçtir: “Yazılı Olması Şart Değil”

Programda hekimlerin en sık dile getirdiği sorulardan biri şuydu: Beş dakikada hasta bakarken, on beş dakikalık randevu aralıklarında bu kadar formu nasıl imzalatacağız?”

Bu soru, aslında sahadaki pratikle hukuki beklenti arasındaki gerilimi çok iyi özetlemektedir. Tam da bu noktada, hukuk sisteminin aydınlatmaya nasıl baktığını netleştirmek gerekir.


Aydınlatma; hastanın önüne konulan matbu bir onam formu değil, hastanın karar verebilmesini sağlayan sözlü bir iletişim sürecidir. Türk hukukunda, aydınlatmanın mutlaka yazılı olarak yapılacağına dair katı ve şekli bir zorunluluk bulunmamaktadır. Nitekim Yargıtay, bilgilendirmenin her türlü delille ispat edilebileceğini açıkça vurgulamaktadır.


Bu noktada hekimlerin haklı olarak sorduğu ikinci soru gündeme gelmektedir: “Peki, hekim kendini nasıl koruyacak?”


Cevap nettir: Kişiselleştirilmiş kayıtlarla.

Matbu bir form altındaki imzadan çok daha değerli olan; hekimin protokol defterine, hasta dosyasına veya hastane bilgi sistemine düştüğü, somut hastaya özgü kısa notlardır.


Örneğin;

“İkili tarama testi önerildi, hasta düşünmek istedi.”

“Riskler anlatıldı, amniyosentez önerildi, hasta kabul etmedi.”

şeklindeki kayıtlar, mahkemeler nezdinde aydınlatmanın varlığını gösteren en güçlü ispat araçları arasında yer almaktadır. Yargıtay, hekimin tek taraflı tuttuğu bu kayıtların aksini ispat yükünü kural olarak hastaya yüklemektedir.


Bu nedenle mesele, “imza alamadım” kaygısından çok; “hastaya özgü kayıt düşmedim” riskidir. Özetle; hekimler için hukuken korunması gereken şey imza değil, sürecin görünür kılınmasıdır.


Dijital Onam: Hukuki İmkân, Uygulamada Belirsizlik

Programda da değindiğimiz üzere, Temmuz 2025’te 1219 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikle, tıbbi müdahalelere ilişkin onamın elektronik ortamda da alınabileceği hüküm altına alınmıştır. Ancak aradan geçen süreye rağmen, 2026 yılına girilmiş olmasına karşın, Sağlık Bakanlığı tarafından bu düzenlemenin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirleyen ikincil mevzuat henüz yayımlanmamıştır.

Bu kapsamda; e-Nabız entegrasyonu, kimlik doğrulama yöntemleri ve dijital onamın hangi teknik altyapı üzerinden alınacağı gibi hususlar uygulamada belirsizliğini korumaktadır. Dolayısıyla, dijital onam hukuken mümkün hâle gelmiş olmakla birlikte, uygulama bakımından net ve standart bir çerçeve henüz oluşmamıştır.

Bu belirsizlik ortamında hekimlere önerimiz; dijital araçları kullanırken kişisel verilerin korunması, veri güvenliği ve ispat gücü açısından azami dikkat göstermeleri, ancak esas güvencenin hâlen kendi tuttukları nitelikli ve hastaya özgü tıbbi kayıtlar olduğunu göz ardı etmemeleridir.


Sonuç: Panik Değil, Tedbir

Kadın doğum hekimleri bugün kendilerini yalnız ve hedefte hissediyor olabilir. Tüketici Mahkemelerinde, tıbbi uygulamanın niteliğinden bağımsız biçimde seri uyuşmazlıklar gibi ele alınan yargılamalar, mesleki itibar ve güven duygusunu zedeleyebilmektedir. Ancak son dönemdeki yüksek yargı kararları, özellikle kayıtlarını düzenli tutan ve hasta ile kurduğu iletişimi dosyasına yansıtan hekimler lehine hukuki rüzgârın yön değiştirdiğini göstermektedir.


Malpraktis davalarından tamamen kaçınmak her zaman mümkün olmayabilir; ancak bu davalardan ağır ve öngörülemez sonuçlar doğmadan çıkmak mümkündür. Bunun yolu, defansif tıbba sığınarak meslekten uzaklaşmak değil; hukukun çizdiği bu “güvenli alan” içinde kalarak, kayıt tutma disiplinini mesleki bir refleks hâline getirmektir.


Unutulmamalıdır ki hukukta “söz uçar, yazı kalır”; ancak bu yazı her zaman hastanın imzası olmak zorunda değildir. Hekimin özenli, kişiselleştirilmiş ve zamanında tuttuğu notlar da hukuken hayat kurtarır.


Tüm hekimlere ve sağlık camiasına, bilgi paylaşımını ve hukuki farkındalığı artırmayı amaçlayan bu tür toplantı ve panellerin katkısıyla, daha güvenli bir mesleki ortam diliyoruz.



Av. Ayşe Gül Hanyaloğlu - Av. Ayşe Acar Yücel

bottom of page