top of page

Kadın Doğumda Malpraktis Rehberi | Hanyaloğlu & Acar

  • 1 gün önce
  • 29 dakikada okunur
Kadın doğumda malpraktis, tıbbi uygulama hataları, komplikasyonlar ve hukuki süreçler
Kadın doğumda malpraktis, tıbbi uygulama hataları, komplikasyonlar ve hukuki süreçler

Kadın doğumda malpraktis; gebelik takibi, prenatal tarama ve tanı, doğum yönetimi veya jinekolojik tedavi sırasında tıbbi standartlara aykırı bir işlem ya da ihmal nedeniyle anne, fetüs veya yenidoğanın zarar görmesi hâlinde gündeme gelir.

Hanyaloğlu & Acar Hukuk Bürosu tarafından sağlık hukuku ve tıbbi uygulama hataları alanında yürütülen çalışmalar kapsamında; dava dilekçeleri, hekim savunmaları, tıbbi kayıtlar, bilirkişi ve Adli Tıp Kurumu raporları ile mahkeme kararlarından oluşan kapsamlı bir malpraktis veri bankası oluşturulmuştur. Bu makale, iki bini aşkın malpraktis dosyası içerisinden bini aşkın kadın doğum dosyasının standartlaştırılmış yöntemlerle incelenmesi sonucunda edinilen mediko-legal deneyimden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Toplumda bu uyuşmazlıklar çoğunlukla “doğumda doktor hatası”, “hatalı doğum”, “sezaryene geç alınma”, “bebeğin doğum sırasında oksijensiz kalması”, “serebral palsi”, “omuz distosisi” veya “ameliyat komplikasyonu” şeklinde ifade edilmektedir.

Ancak doğumun güç gerçekleşmesi, bebeğin bir sağlık sorunu ile dünyaya gelmesi, sezaryen sırasında organ yaralanması oluşması ya da anne bakımından ağır bir komplikasyon gelişmesi tek başına malpraktis bulunduğunu göstermez.

Kadın doğum malpraktis dosyalarında temel ayrım şudur:

Kötü sonuç ile tıbbi uygulama hatası aynı şey değildir.

Hukuki sorumluluğun belirlenebilmesi için yalnızca meydana gelen zararın ağırlığına değil, bütün tıbbi sürece bakılması gerekir. Hastanın başlangıçtaki riskleri, klinik bulgular, hekimin kararları, sağlık ekibinin organizasyonu, komplikasyonun yönetimi, hastanın bilgilendirilmesi, tıbbi kayıtlar ve zarar ile ileri sürülen eksiklik arasındaki nedensellik bağı birlikte değerlendirilmelidir.

Bini aşkın kadın doğum dosyasının standartlaştırılmış biçimde incelenmesi sonucunda edinilen deneyim, bu uyuşmazlıkların yalnızca ameliyat sırasında yapılan teknik işlemlerden doğmadığını göstermektedir. Tanı, takip, doğumun zamanlaması, prenatal tarama, bilgilendirme, kayıt, konsültasyon, sevk ve sağlık hizmetinin organizasyonu da kadın doğum malpraktis değerlendirmelerinde belirleyici olabilmektedir.

Bu nedenle kadın doğumda malpraktis incelemesi; yalnızca sonuca değil, gebelikten doğum sonrasına kadar uzanan klinik sürecin tamamına, olay tarihindeki tıbbi standartlara ve somut dosyadaki hukuki sorumluluk koşullarına dayanmalıdır.

I. Giriş ve Temel Kavramlar

Kadın doğumda malpraktis nedir?

Malpraktis; sağlık meslek mensubunun olay tarihinde geçerli bilimsel bilgi ve kabul edilen tıbbi uygulama standartlarına aykırı işlem veya ihmali ile hastada meydana gelen zarar arasında uygun nedensellik bağının bulunması hâlinde gündeme gelir.

Kadın doğum alanında malpraktis iddiası özellikle şu süreçlerden kaynaklanabilir:

• Gebeliğin yeterli takip edilmemesi,

• riskli gebeliğin fark edilmemesi,

• gerekli tarama veya tanı testlerinin önerilmemesi,

• fetal distres bulgularının geç değerlendirilmesi,

• sezaryen kararının geç verilmesi,

• doğum sırasında uygun olmayan müdahale yapılması,

• cerrahi tekniğin tıp kurallarına aykırı uygulanması,

• komplikasyonun geç fark edilmesi,

• gerekli konsültasyon veya sevkin yapılmaması,

• hastanın yeterli biçimde bilgilendirilmemesi,

• sağlık kuruluşunun ekip ve organizasyon eksikliği.

Bununla birlikte bu olayların her biri kendi klinik koşulları içinde incelenmelidir. Aynı tıbbi sonuç, bir vakada önlenemeyen komplikasyon; başka bir vakada ise tanı, takip, uygulama veya komplikasyon yönetimi hatası olabilir.

Her kötü doğum sonucu doktor hatası mıdır?

Hayır.

Anne veya bebek bakımından ağır bir sonuç meydana gelmesi, tek başına doktor hatasının kanıtı değildir.

Kadın doğum uygulamalarında bazı riskler, tıbbi müdahale uygun biçimde gerçekleştirilmiş olsa dahi ortaya çıkabilir. Obstetrik kanama, enfeksiyon, hipertansif gebelik hastalıkları, emboli, erken doğum, omuz distosisi, uterus rüptürü ve cerrahi sırasında komşu organ yaralanması bu risklere örnek gösterilebilir.

Dolayısıyla hukuki değerlendirmede yalnızca sonuca değil, şu sorulara bakılmalıdır:

• Risk önceden bilinebilir veya öngörülebilir miydi?

• Riskin azaltılması için gerekli tedbirler alındı mı?

• Klinik bulgular zamanında değerlendirildi mi?

• Doğru müdahale doğru zamanda gerçekleştirildi mi?

• Komplikasyon geliştikten sonra uygun biçimde yönetildi mi?

• Gerekli ekip, cihaz, kan ürünü ve yoğun bakım imkânı sağlandı mı?

• Hasta yeterli biçimde bilgilendirildi mi?

• Zarar, ileri sürülen eksiklik nedeniyle mi meydana geldi?

Komplikasyon ile malpraktis arasındaki fark nedir?

Komplikasyon, tıbbi müdahale standartlara uygun biçimde gerçekleştirildiği hâlde hastanın özellikleri veya işlemin doğası nedeniyle ortaya çıkabilen istenmeyen sonuçtur.

Malpraktis ise sağlık çalışanının tıbbi standarda aykırı bir işlem veya ihmali nedeniyle zarar oluşmasıdır.

Bu ayrım teorik olarak açık görünse de uygulamada her dosya için ayrıca değerlendirme yapılmalıdır.

Bir olay ne zaman komplikasyon olarak kabul edilir?

Genellikle şu koşullar aranır:

• Müdahalenin tıbbi endikasyonunun bulunması,

• işlemin uygun teknikle yapılması,

• risklerin makul ölçüde azaltılması,

• komplikasyonun her türlü özene rağmen ortaya çıkabilmesi,

• komplikasyonun zamanında fark edilmesi,

• uygun tedavi ve takibin sağlanması.

Komplikasyon yönetimi hatası nedir?

Başlangıçta önlenemeyen bir komplikasyonun geç fark edilmesi, belirtilerinin önemsenmemesi, gerekli tetkiklerin yapılmaması, tedavinin geciktirilmesi, konsültasyon istenmemesi veya hastanın sevk edilmemesi hâlinde komplikasyon yönetimi yönünden kusur gündeme gelebilir.

Bu nedenle “komplikasyondur” tespiti dosyanın incelemesini sona erdirmez. Komplikasyonun nasıl fark edildiği ve nasıl yönetildiği ayrıca araştırılmalıdır.

Kadın doğumda en sık tartışılan malpraktis alanları nelerdir?

Kadın doğum uyuşmazlıkları genel olarak şu klinik ve hukuki alanlarda yoğunlaşmaktadır:

1. Gebelik takibi ve riskli gebeliğin yönetimi

2. Prenatal tarama ve fetal anomalilerin değerlendirilmesi

3. Doğum eyleminin izlenmesi

4. Fetal distres ve sezaryen zamanlaması

5. Omuz distosisi ve doğum travmaları

6. Sezaryen ve jinekolojik cerrahi

7. Postpartum kanama ve enfeksiyon yönetimi

8. Aydınlatılmış onam

9. Kayıt, sevk ve konsültasyon süreçleri

10. Sağlık kuruluşunun organizasyon sorumluluğu

Bu alanlarda kusur değerlendirmesi yapılırken olay tarihindeki tıbbi standart esas alınmalıdır. Tıbbi karar, sonradan ortaya çıkan sonuç üzerinden değil, kararın verildiği anda bilinen bulgular ve mevcut imkânlar çerçevesinde incelenmelidir.

II. Gebelik ve Doğum Öncesi Süreç

Gebelik takibinde hangi eksiklikler malpraktis tartışması yaratabilir?

Gebelik takibi süreklilik gösteren dinamik bir süreçtir. Başlangıçta düşük riskli görünen bir gebelik, ilerleyen haftalarda yüksek riskli hâle gelebilir.

Gebelik sırasında özellikle şu durumların tanınması ve izlenmesi önemlidir:

• Preeklampsi ve hipertansiyon,

• gestasyonel diyabet,

• fetal gelişme geriliği,

• erken doğum riski,

• plasenta previa ve plasenta akreta spektrumu,

• çoğul gebelik,

• enfeksiyon,

• fetal anomaliler,

• amniyon sıvısı bozuklukları,

• maternal sistemik hastalıklar.

Bir hastalığın hiç fark edilmemesi veya yanlış teşhis edilmesi tanı hatası oluşturabilir.

Doğru teşhis edilen bir durumun yeterli sıklıkta izlenmemesi, gerekli tetkiklerin yapılmaması veya hastanın üst merkeze yönlendirilmemesi ise takip ya da sevk eksikliği olarak değerlendirilebilir.

Hastanın kontrole gelmemesi, tetkikleri yaptırmaması veya önerilen tedaviyi reddetmesi de değerlendirmede dikkate alınır. Ancak önerilerin ve hastanın ret beyanının tıbbi kayıtlarda açıkça gösterilmesi gerekir.

Gebelikte bebeğin anomalisi tespit edilemediyse doktor sorumlu mudur?

Bebekte doğumsal bir anomalinin bulunması veya anomalinin gebelik sırasında görülmemiş olması, tek başına doktor hatası değildir.

Her anomalinin ultrason veya tarama testleriyle tespit edilmesi mümkün değildir.

Hukuki değerlendirmede şu hususlar araştırılır:

• Gebenin yaşı ve risk profili,

• aile ve gebelik öyküsü,

• gebelik haftasına uygun tarama testlerinin önerilip önerilmediği,

• ultrasonların uygun zamanlarda yapılıp yapılmadığı,

• incelemelerin kapsamı,

• şüpheli bulguların takip edilip edilmediği,

• perinatoloji veya genetik konsültasyonu gerekip gerekmediği,

• tanısal test seçeneklerinin açıklanıp açıklanmadığı,

• hastanın önerilen testleri kabul edip etmediği.

Tarama testi ile tanı testi arasındaki fark nedir?

Tarama testleri, belirli bir hastalık veya anomali yönünden risk hesaplar. Kesin tanı koymaz.

İkili tarama, üçlü veya dörtlü test ve hücre dışı fetal DNA testleri farklı duyarlılık ve sınırlılıklara sahip tarama yöntemleridir.

Amniyosentez ve koryon villus örneklemesi gibi invaziv yöntemler ise belirli durumlarda tanısal bilgi sağlayabilir; ancak bunların da ayrıca açıklanması gereken tıbbi riskleri bulunmaktadır.

Tarama testinin normal çıkması, bütün genetik veya yapısal anomalilerin bulunmadığını garanti etmez.

Hekimin yükümlülüğü sağlıklı çocuk dünyaya geleceğini garanti etmek değil; mevcut bilimsel imkânlar çerçevesinde hastaya uygun tarama ve tanı seçeneklerini önermek, yöntemlerin sınırlarını açıklamak ve bilinçli karar vermesini sağlamaktır.

III. Doğum ve Yenidoğan Süreci

Bebeğin doğum sırasında oksijensiz kalması doktor hatası mıdır?

Bebeğin doğum sırasında oksijensiz kalması veya hipoksik iskemik ensefalopati gelişmesi, tek başına malpraktis bulunduğunu göstermez.

Öncelikle oksijensizliğin ne zaman ve hangi nedenle geliştiği belirlenmelidir.

Yenidoğandaki nörolojik hasar; gebelik dönemindeki gelişimsel bir sorundan, plasental patolojiden, intrauterin enfeksiyondan, prematüriteden, genetik veya metabolik bir hastalıktan, doğum sırasında gelişen hipoksiden ya da doğum sonrasındaki başka bir klinik olaydan kaynaklanabilir.

Bu nedenle “bebek doğumda oksijensiz kaldı” şeklindeki sonuç bilgisi tek başına yeterli değildir.

Dosyada özellikle şu kayıtlar incelenmelidir:

• Gebelik takipleri,

• ultrason ve Doppler incelemeleri,

• NST ve fetal kalp atım traseleri,

• doğum eylemi kayıtları,

• vajinal muayene bulguları,

• sezaryen karar ve uygulama saatleri,

• Apgar skorları,

• kordon kan gazı değerleri,

• yenidoğan canlandırma kayıtları,

• beyin görüntülemeleri,

• plasenta patolojisi,

• yenidoğan yoğun bakım dosyası.

Hekim veya sağlık kuruluşunun sorumluluğu; fetal bozulmanın zamanında fark edilmediği, gereken müdahalenin tıbben kabul edilemeyecek biçimde geciktirildiği ve bu gecikmenin nörolojik zarara neden olduğu ortaya konulabiliyorsa gündeme gelebilir.

Serebral palsi her zaman doğum hatasından mı kaynaklanır?

Hayır.

Serebral palsi, hareket ve postür gelişimini etkileyen kalıcı bir nörolojik tablodur. Ancak her serebral palsi vakasının doğum sırasında yapılan bir hatadan kaynaklandığı kabul edilemez.

Serebral palsi; doğum öncesi beyin gelişim bozuklukları, genetik hastalıklar, intrauterin enfeksiyonlar, prematürite, plasental problemler, doğum sırasında gelişen ağır hipoksi veya yenidoğan dönemindeki enfeksiyon ve dolaşım sorunları gibi farklı nedenlerle gelişebilir.

Bu nedenle malpraktis değerlendirmesinde yalnızca serebral palsi tanısının bulunması yeterli değildir. Doğum sırasındaki olayın nörolojik hasarı meydana getirmeye elverişli olup olmadığı ve alternatif nedenlerin araştırılıp araştırılmadığı incelenmelidir.

Bilirkişi raporunda, tıbbi uygulama ile serebral palsi arasında nedensellik bağı somut klinik ve bilimsel bulgularla kurulmalıdır.

Sezaryen kararının geç verilmesi hangi hâllerde malpraktis sayılır?

“Sezaryene geç alınma”, kadın doğum malpraktis başvurularında en sık ileri sürülen iddialardan biridir.

Ancak sezaryenin doğumun belirli bir saatinde gerçekleştirilmiş olması, tek başına geç kalındığını göstermez.

Öncelikle sezaryen endikasyonunun ne zaman ortaya çıktığı belirlenmelidir.

İncelemede şu zaman noktaları önem taşır:

• Fetal kalp atımındaki bozulmanın başlangıç zamanı,

• doğum eylemindeki ilerlemenin durduğu zaman,

• hekime ilk haber verilme saati,

• hekimin hastayı değerlendirme zamanı,

• sezaryen kararının verildiği saat,

• ameliyathaneye giriş zamanı,

• bebeğin doğum saati.

Sezaryen kararının geç verilmesinden söz edilebilmesi için;

1. Sezaryen gerektiren tıbbi bulgunun ortaya çıkmış olması,

2. bu bulgunun zamanında fark edilmemesi veya değerlendirilmemesi,

3. tıbben kabul edilemeyecek bir gecikme yaşanması,

4. gecikme ile anne ya da bebekteki zarar arasında nedensellik bulunması gerekir.

NST’de şüpheli veya patolojik bir bulgunun bulunması, her durumda derhâl sezaryen yapılmasını gerektirmeyebilir. Trasenin niteliği, bozukluğun süresi, gebelik haftası, doğumun evresi ve diğer klinik bulgular birlikte değerlendirilmelidir.

Bu nedenle “NST bozuktu, sezaryen yapılmadı” iddiası ancak kayıtlar ve klinik bağlam birlikte incelendikten sonra hukuki bir sonuca dönüştürülebilir.

Normal doğumda ısrar edilmesi doktor hatası mıdır?

Vajinal doğumun denenmesi veya sürdürülmesi tek başına doktor hatası değildir.

Normal doğum ile sezaryen arasında karar verilirken annenin genel sağlık durumu, fetüsün tahmini ağırlığı ve pozisyonu, pelvis değerlendirmesi, önceki doğumlar, geçirilmiş rahim ameliyatları, fetal kalp atımları, doğum eyleminin ilerlemesi, gebelik haftası, çoğul gebelik ve plasentanın yerleşimi birlikte değerlendirilir.

Hekimin tıbbi endikasyon bulunmadığı hâlde sezaryen yapması kadar, sezaryen endikasyonu ortaya çıktığı hâlde vajinal doğumu sürdürmesi de hukuki tartışma yaratabilir.

Belirleyici olan doğum yönteminin sonucundan çok, kararın verildiği anda mevcut klinik bulgulara göre tıbben savunulabilir olup olmadığıdır.

Omuz distosisi doktor hatası mıdır?

Omuz distosisi, bebeğin başı doğduktan sonra omuzların doğum kanalından geçememesi durumudur ve acil obstetrik müdahale gerektirir.

Omuz distosisi her zaman önceden kesin biçimde tahmin edilemez. İri bebek, maternal diyabet, geçirilmiş omuz distosisi ve uzamış doğum gibi bazı risk faktörleri bulunmakla birlikte olay, bu faktörlerin bulunmadığı gebeliklerde de gelişebilir.

Bu nedenle omuz distosisinin meydana gelmesi tek başına malpraktis anlamına gelmez.

Hukuki değerlendirme şu noktalara yönelmelidir:

• Risk faktörleri mevcut muydu?

• Tahmini fetal ağırlık nasıl değerlendirildi?

• Omuz distosisi zamanında tanındı mı?

• Yardım çağrısı yapıldı mı?

• Uygun obstetrik manevralar uygulandı mı?

• Sakıncalı müdahalelerden kaçınıldı mı?

• Yenidoğan ekibi hazırlandı mı?

• Uygulanan manevralar ve zamanlamaları kaydedildi mi?

Brakiyal pleksus hasarı veya Erb paralizisi malpraktis midir?

Doğumdan sonra bebeğin kolunda hareket kaybı görülmesi, brakiyal pleksus hasarı veya Erb paralizisi şüphesini gündeme getirebilir.

Ancak bu hasarın bulunması tek başına doğum ekibinin aşırı veya hatalı çekme kuvveti uyguladığını kanıtlamaz.

Brakiyal pleksus yaralanması; omuz distosisi sırasında, rahim içindeki ve doğum kanalındaki kuvvetlerin etkisiyle, hızlı veya güç doğumlarda, makat gelişte, çok iri bebeklerde ve nadiren sezaryen doğumlarda da ortaya çıkabilir.

Bu dosyalarda yalnızca sonuç değil; doğumun mekanizması, yapılan manevralar, bebeğin doğum ağırlığı, omuz distosisi bulunup bulunmadığı ve sinir hasarının niteliği birlikte incelenmelidir.

Bebeğin kolunda hasar bulunması ile hatalı çekme kuvveti uygulandığı arasında otomatik bir bağ kurulamaz.

IV. Cerrahi ve Doğum Sonrası Komplikasyonlar

Sezaryen sırasında mesane yaralanması malpraktis midir?

Sezaryen sırasında mesane yaralanması, özellikle geçirilmiş sezaryenler, yoğun yapışıklıklar, plasenta previa veya plasenta akreta spektrumu bulunan vakalarda ortaya çıkabilen bilinen bir cerrahi risktir.

Bu nedenle mesanenin yaralanması tek başına cerrahi hata anlamına gelmez.

Şu hususlar değerlendirilmelidir:

• Hastanın önceki ameliyatları,

• yapışıklıkların ve anatomik bozulmanın derecesi,

• cerrahinin acil veya planlı olması,

• kullanılan cerrahi teknik,

• yaralanmanın ameliyat sırasında fark edilip edilmediği,

• uygun onarımın yapılıp yapılmadığı,

• üroloji konsültasyonu gerekip gerekmediği,

• ameliyat sonrası takip.

Yaralanmanın bilinen bir komplikasyon olması, sonrasında takip ve uygun yönetim yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Jinekolojik ameliyatta üreter veya bağırsak yaralanması her zaman hata mıdır?

Histerektomi, miyomektomi, endometriozis cerrahisi, yumurtalık kisti ameliyatı ve onkolojik operasyonlar sırasında üreter veya bağırsak yaralanması meydana gelebilir.

Risk; ileri endometriozis, geçirilmiş ameliyatlar, yoğun yapışıklıklar, büyük kitleler, malignite, kanama veya anatomik yapının bozulduğu vakalarda artabilir.

Hukuki inceleme yalnızca yaralanmanın oluşup oluşmadığına değil, şu noktalara odaklanmalıdır:

1. Cerrahi endikasyon doğru muydu?

2. Uygulanan yöntem uygun muydu?

3. Risk faktörleri ameliyat öncesinde değerlendirildi mi?

4. Yaralanma ameliyat sırasında fark edildi mi?

5. Gerekli onarım ve konsültasyon yapıldı mı?

6. Ameliyat sonrasındaki belirtiler dikkate alındı mı?

7. Tanı ve tedavide gecikme yaşandı mı?

Özellikle ameliyat sonrası ağrı, ateş, idrar kaçağı, karın şişliği veya enfeksiyon bulgularının değerlendirilmemesi komplikasyon yönetimi yönünden sorumluluk doğurabilir.

Sezaryen sonrası enfeksiyon doktor hatası mıdır?

Enfeksiyon, sezaryen ve diğer cerrahi girişimlerin bilinen komplikasyonlarından biridir. Enfeksiyon gelişmiş olması tek başına sağlık ekibinin kusurlu olduğunu göstermez.

Ancak koruyucu antibiyotiğin uygun zamanda uygulanıp uygulanmadığı, sterilizasyon koşulları, hastanın risk faktörleri, ameliyat sonrası yara takibi, ateş ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi, gerekli kültürlerin alınması, antibiyotik tedavisinin zamanlaması ile apse veya sepsis gelişiminin fark edilip edilmediği incelenmelidir.

Enfeksiyonun meydana gelmesi komplikasyon olabilirken, enfeksiyon bulgularının göz ardı edilmesi veya tedavinin geciktirilmesi komplikasyon yönetimi hatası oluşturabilir.

Postpartum kanama malpraktis midir?

Postpartum kanama, doğumdan sonra meydana gelen ciddi kan kaybıdır ve anne yaşamını tehdit edebilir.

Postpartum kanama gelişmesi her durumda önlenebilir değildir. Hukuki sorumluluk değerlendirmesinde şu konular incelenir:

• Kanama riskinin önceden değerlendirilmesi,

• kan kaybının zamanında fark edilmesi,

• uterus tonusunun kontrolü,

• plasentanın değerlendirilmesi,

• uterotonik ilaçların uygulanması,

• damar yolu ve sıvı tedavisi,

• kan ve kan ürünlerine erişim,

• cerrahi müdahale kararı,

• anestezi ve yoğun bakım desteği,

• hastanenin acil durum organizasyonu.

Kanamanın kendisi kadar, kanama başladıktan sonra sağlık ekibinin ne yaptığı ve sağlık kuruluşunun gerekli imkânları sağlayıp sağlamadığı belirleyicidir.

V. Aydınlatılmış Onam

Kadın doğumda aydınlatılmış onam neden önemlidir?

Aydınlatılmış onam, hastanın yalnızca bir belgeyi imzalaması değildir.

Hasta; sağlık durumu, önerilen müdahalenin niteliği, amacı, beklenen yararları, önemli riskleri, alternatifleri ve müdahaleyi reddetmesinin muhtemel sonuçları hakkında anlayabileceği biçimde bilgilendirildikten sonra serbest iradesiyle karar vermelidir.

Hasta Hakları Yönetmeliği, hastanın sağlık durumu ve uygulanacak tıbbi müdahale hakkında bilgilendirilmesini ve rızasının alınmasını düzenlemektedir.

Aydınlatılmış onamın üç temel unsuru vardır:

1. Yeterli ve anlaşılır bilgilendirme

2. Hastanın karar verme yeterliliği ve özgür iradesi

3. Belirli tıbbi müdahaleye yönelik geçerli rıza

Bu unsurlardan birinin eksik olması, yalnızca imzalı bir formun bulunmasıyla giderilemez.

Hasta, tıp kurallarına uygun bir müdahalenin açıklanan risklerini kabul edebilir; tıbbi uygulama hatasına onam veremez.

Onam formunun imzalanması tek başına yeterli midir?

Hayır.

Standart ve genel ifadeler içeren bir formun imzalanması, hastaya gerçekten ve yeterli biçimde bilgi verildiğini her durumda kanıtlamaz.

Onam belgesinin;

• yapılacak işleme özgü olması,

• hastanın kişisel risklerini dikkate alması,

• önemli ve tipik komplikasyonları açıklaması,

• gerçekleşme ihtimali düşük olsa dahi sonucu ağır olabilecek risklere yer vermesi,

• uygulanabilir alternatifleri belirtmesi,

• hastaya soru sorma ve değerlendirme imkânı tanınarak imzalatılması gerekir.

Örneğin yalnızca “ameliyatın bütün riskleri anlatıldı” şeklindeki genel bir ifade; hangi risklerin, ne zaman, ne şekilde ve kim tarafından açıklandığını göstermeyebilir.

Aydınlatma, şekli bir imza işlemi değil, hekim ile hasta arasında gerçekleşmesi gereken bir iletişim sürecidir. Form, bu sürecin belgelendirilmesinde kullanılan araçlardan yalnızca biridir.

Aydınlatma ne zaman yapılmalıdır?

Bilgilendirme, kural olarak tıbbi müdahaleden önce ve hastanın kararını serbestçe oluşturabileceği bir zamanda yapılmalıdır.

Hastanın ameliyathaneye alınmasından hemen önce, yoğun ağrı veya kaygı içindeyken ya da sakinleştirici ilaç verildikten sonra imzalatılan bir belgenin geçerliliği somut olayın koşullarına göre tartışmalı hâle gelebilir.

Özellikle planlı sezaryen, histerektomi, miyomektomi, sterilizasyon, yumurtalık veya tüplere ilişkin cerrahi, yardımcı üreme tedavisi ve invaziv prenatal tanı işlemlerinde hastaya bilgiyi değerlendirebileceği makul bir süre tanınması gerekir.

Acil durumlarda bilgilendirmenin zamanı ve kapsamı hastanın klinik durumuna göre farklı değerlendirilebilir. Bununla birlikte bir işlemin yalnızca “acil” olarak adlandırılması, aydınlatma yükümlülüğünü otomatik olarak ortadan kaldırmaz.

Hastanın bilinci açık ve karar verme yeterliliği varsa, koşulların izin verdiği ölçüde bilgilendirme yapılmalıdır.

Aydınlatmayı kim yapmalıdır?

Tıbbi müdahaleyi yapacak sağlık meslek mensubunun, yapılacak işlem ve bu işlemin riskleri hakkında hastayı bilgilendirmesi esastır.

Bilgilendirme görevinin bütünüyle sekreterya personeline, yalnızca hemşireye veya hastaya imza için form uzatan başka bir çalışana bırakılması uygun değildir.

Ekip tarafından yürütülen müdahalelerde her uzmanlık alanının kendi işlemine ilişkin aydınlatması ayrıca gerekebilir.

Örneğin kadın doğum uzmanı cerrahi girişimi ve obstetrik riskleri, anestezi uzmanı uygulanacak anestezi yöntemini ve anesteziye özgü riskleri; gerekli olması hâlinde ilgili konsültan hekim de kendi müdahalesini açıklamalıdır.

Hangi riskler hastaya açıklanmalıdır?

Hekimin teorik olarak düşünülebilecek bütün riskleri sınırsız biçimde sıralaması beklenmez.

Bununla birlikte sık görülen risklerin, gerçekleşme ihtimali düşük olsa dahi sonucu ağır olabilecek risklerin, hastanın kararını etkileyebilecek kişisel risklerin ve müdahalenin yaşam kalitesi ile üreme kapasitesi üzerindeki etkilerinin açıklanması gerekir.

Riskin açıklanması gereken kapsam belirlenirken yalnızca görülme sıklığına değil, gerçekleşmesi hâlinde hasta üzerindeki etkisinin ağırlığına da bakılmalıdır.

Örneğin jinekolojik bir ameliyatta düşük ihtimalli olsa dahi rahmin alınması, yumurtalık kaybı, üreter, mesane veya bağırsak yaralanması, stoma açılması, infertilite, yeniden ameliyat, kan transfüzyonu ya da yoğun bakım gereksinimi gibi sonuçlar hastanın kararını etkileyebilecek nitelikte olabilir.

Sezaryen ve vajinal doğumda onam nasıl alınmalıdır?

Hastaya önerilen doğum yönteminin nedeni, beklenen yararları, önemli riskleri ve tıbben uygulanabilir alternatifler açıklanmalıdır.

Aydınlatma; vajinal doğumun ve sezaryenin başlıca risklerini, hastanın bireysel risk faktörlerini, doğum sürecinde başlangıçtaki planın değişebileceğini ve acil sezaryen, vakum veya diğer obstetrik müdahalelerin hangi koşullarda gerekebileceğini kapsamalıdır.

Ancak aydınlatılmış onam, hastaya tıbben uygun olmayan doğum yöntemlerinden birini sınırsız biçimde seçme hakkı vermez. Hekim, hastanın tercihlerini dikkate almakla birlikte bilimsel standartlar ve güvenli sağlık hizmeti sınırları içinde hareket etmek zorundadır.

Hastanın vajinal doğuma onam vermesi, daha sonra ortaya çıkan acil sezaryen endikasyonunun göz ardı edilebileceği anlamına gelmez.

Aynı şekilde hastanın sezaryen talep etmesi de tıbben endike olmayan her işlemi hekimin yapmak zorunda olduğu anlamına gelmez.

Histerektomi ve üreme kapasitesini etkileyen işlemlerde onam

Rahmin, yumurtalıkların veya tüplerin alınması gibi müdahaleler hastanın yalnızca mevcut sağlığını değil, gelecekteki üreme kapasitesini ve hormonal durumunu da etkileyebilir.

Bu nedenle hastaya doğurganlığın sona erip ermeyeceği, işlemin adet düzenine ve hormonal duruma etkisi, erken menopoz ihtimali, organ koruyucu alternatifler ve işlemin kapsamının ameliyat sırasında genişletilme olasılığı açıkça anlatılmalıdır.

Hastanın yalnızca genel olarak “ameliyata” değil, mümkün olduğu ölçüde ameliyatın öngörülen kapsamına da rıza göstermesi gerekir.

Örneğin yalnızca yumurtalık kistinin çıkarılması planlanan bir ameliyatta yumurtalığın tamamının alınması ihtimali öngörülebiliyorsa, bu durum ameliyat öncesinde açıkça konuşulmalıdır.

Sterilizasyonda özel ve açık onam gerekir mi?

Evet.

Tüplerin bağlanması gibi sterilizasyon işlemlerinde yöntemin kalıcı niteliği, başarısızlık ve yeniden gebelik ihtimali, dış gebelik riski ve geri dönüşün her zaman mümkün olmadığı açıklanmalıdır.

Sterilizasyon için kişinin işleme özgü, açık ve serbest iradesine dayanan rızasının alınması zorunludur. Kişinin evli olması hâlinde, 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun uyarınca eşin de rızası aranır. Bununla birlikte eşin rızası veya talebi, sterilizasyon uygulanacak kişinin kendi rızasının yerine geçmez.

Sterilizasyon için verilen rıza, başka bir ameliyat için alınan genel onam içinde belirsiz biçimde değerlendirilemez, varsayıma dayandırılamaz ve yalnızca eşin veya bir yakının talebine dayandırılamaz. İşlemin niteliğine uygun, kişinin iradesini açık biçimde gösteren özel bir onam alınmalıdır.

Prenatal tarama ve tanıda aydınlatma nasıl yapılmalıdır?

Prenatal süreçte aydınlatma yalnızca yapılacak testin adının söylenmesinden ibaret değildir.

Hastaya testin tarama mı yoksa tanı testi mi olduğu, hangi hastalık veya anomalileri değerlendirdiği, hangi durumları göstermediği, yanlış pozitif veya yanlış negatif sonuç ihtimali, yüksek risk sonucunda önerilebilecek ileri incelemeler, invaziv testlerin olası riskleri ve test yapılmamasının muhtemel sonuçları açıklanmalıdır.

Hekimin sağlıklı çocuk doğacağını garanti etmesi söz konusu değildir.

Hekimin yükümlülüğü; mevcut bilimsel imkânlar çerçevesinde uygun seçenekleri önermek, testlerin kapsamını ve sınırlarını anlatmak ve hastanın bilinçli karar vermesini sağlamaktır.

Gebeliğin sonlandırılmasında aydınlatılmış onam

Gebeliğin sonlandırılmasına ilişkin işlemlerde yasal koşulların yanında müdahalenin yöntemi, muhtemel riskleri, alternatifleri, gebeliğin devamının tıbbi sonuçları ve gebeliğin sonlandırılmasının doğurabileceği sonuçlar açıklanmalıdır.

Hastanın genel onamı işlemin kapsamının değiştirilmesine izin verir mi?

Kural olarak rıza, hastanın bilgilendirildiği ve kabul ettiği müdahalenin kapsamıyla sınırlıdır.

Hastanın bir ameliyata onam vermesi, hekime tıbben gerekli olmayan her türlü ek işlemi yapma yetkisi vermez.

Ancak ameliyat sırasında önceden öngörülemeyen ve gecikmesi hastanın hayatını veya bir organının fonksiyonunu ciddi biçimde tehlikeye sokacak bir durum ortaya çıkarsa, müdahalenin kapsamının genişletilmesi zorunlu hâle gelebilir.

Bu durumda şu hususlar değerlendirilmelidir:

• Ek müdahale gerçekten zorunlu muydu?

• Hastanın hayatı veya organ fonksiyonu bakımından acil tehlike var mıydı?

• Yasal temsilcisinden rıza alınması mümkün müydü?

• İşlemin ertelenmesi tıbben mümkün müydü?

• Müdahalenin genişletilme gerekçesi ameliyat notunda açıkça kaydedildi mi?

Bu koşullar oluşmadan yalnızca “ameliyat sırasında gerekli görülebilecek her işlem yapılabilir” şeklindeki sınırsız ve genel bir ibareye dayanılması yeterli olmayabilir.

Onam verilmesi hatalı tıbbi işlemi hukuka uygun hâle getirir mi?

Hayır.

Hasta, tıbbi uygulama hatasına onam veremez.

Hastanın bir işleme rıza göstermesi; tıbben endike olmayan bir müdahaleyi, yanlış cerrahi tekniği, gerekli dikkat ve özenin gösterilmemesini, geç tanı veya gecikmiş müdahaleyi, sterilizasyon kurallarına aykırılığı, yanlış ilaç ya da doz uygulamasını ve komplikasyonun yetersiz yönetilmesini hukuka uygun hâle getirmez.

Onam, tıbbi müdahalenin bilimsel standartlara uygun biçimde ve izin verilen sınırlar içinde yapılmasını sağlar. Hekime tıp standartlarından ayrılma yetkisi vermez.

Bu nedenle “hasta bütün komplikasyonları kabul etti” şeklindeki ifade, hekimin komplikasyonun oluşması veya yönetimi bakımından her türlü sorumluluktan kurtulduğu anlamına gelmez.

Hasta ancak tıp kurallarına uygun biçimde gerçekleştirilen müdahalenin açıklanmış ve her türlü özene rağmen ortaya çıkabilecek risklerini bilerek müdahaleye rıza gösterir.

Hekimin veya sağlık kuruluşunun kusurlu davranışının sonuçlarını önceden kabul etmiş sayılmaz.

Müdahalenin tıbben gerekli olması aydınlatma yükümlülüğünü ortadan kaldırır mı?

Kural olarak hayır.

Bir müdahalenin tıbben gerekli veya doğru olması, hastanın bilgilendirilme hakkını ortadan kaldırmaz.

Planlı ve tıbben gerekli bir ameliyatta da hasta neden ameliyat olması gerektiğini, işlemin nasıl yapılacağını, önemli riskleri, alternatif tedavileri ve ameliyat olmazsa ortaya çıkabilecek sonuçları bilmelidir.

Ancak hastanın bilincinin kapalı olduğu, rızasının alınamadığı ve gecikmenin hayatını veya organ fonksiyonunu tehlikeye sokacağı gerçek acil durumlarda gerekli müdahale rıza beklenmeden yapılabilir.

Bu istisna dar yorumlanmalıdır. Hastanın bilinci açık ve karar verme yeterliliği varsa, acil durumda dahi koşulların izin verdiği ölçüde bilgilendirme yapılmalıdır.

Hasta önerilen müdahaleyi reddedebilir mi?

Karar verme yeterliliği bulunan hasta, sonuçları kendisine açıklandıktan sonra önerilen tedavi veya müdahaleyi reddedebilir.

Bu durumda önerilen işlem, işlemin neden gerekli görüldüğü, reddin muhtemel sonuçları, hastaya yapılan açıklamalar, hastanın soruları ve açık ret beyanı ayrıntılı biçimde kaydedilmelidir.

Hastanın tedaviyi reddetmesi, sağlık ekibinin sorumluluğunu her durumda otomatik olarak ortadan kaldırmaz.

Öncelikle hastanın yeterince bilgilendirilip bilgilendirilmediği, karar verme yeterliliğinin bulunup bulunmadığı ve reddin gerçekten özgür ve bilinçli bir karara dayanıp dayanmadığı değerlendirilir.

Özellikle fetal risk içeren doğum vakalarında, hastanın müdahaleyi reddetmesi hâlinde yapılan açıklamaların ve gelişen klinik tablonun eş zamanlı kaydedilmesi büyük önem taşır.

Aydınlatma yapıldığını kim ispatlamalıdır?

Aydınlatmanın yapıldığı ve geçerli rızanın alındığı hususunun sağlık hizmeti sunucusu tarafından somut ve denetlenebilir kayıtlarla ortaya konulması önemlidir.

Bu nedenle yalnızca imzalı form değil; poliklinik notları, ameliyat öncesi değerlendirme kayıtları, hastaya özgü risk açıklamaları, hastanın soruları ve tercihleri, ret veya ek açıklama tutanakları, bilgilendirme zamanı ve bilgilendirmeyi yapan kişinin kimliği de ispat bakımından önem taşır.

Onam formunun müdahale günü dosyaya eklenmiş olması, formun hangi koşullarda imzalatıldığını ve bilgilendirmenin gerçekten yapılıp yapılmadığını tek başına göstermez.

Teknik kusur bulunmaması onam eksikliğini ortadan kaldırır mı?

Hayır.

Bir müdahalenin tıp kurallarına uygun yapılmış ve meydana gelen sonucun komplikasyon olduğu kabul edilmiş olabilir. Buna rağmen hasta, bu komplikasyon hakkında yeterince bilgilendirilmemiş olabilir.

Bu durumda iki ayrı soru cevaplandırılmalıdır:

1. Tıbbi müdahale standartlara uygun muydu?

2. Hasta müdahalenin önemli riskleri hakkında yeterince bilgilendirildi mi?

İlk soruya olumlu cevap verilmesi, ikinci sorunun da otomatik olarak olumlu cevaplanacağı anlamına gelmez.

Bu nedenle bilirkişi raporunda yalnızca “meydana gelen sonuç komplikasyondur” denilmesi yeterli değildir. Aydınlatılmış onamın kapsamı ve geçerliliği ayrıca hukuki değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

Aydınlatılmış onam dosyası nasıl incelenmelidir?

Kadın doğum malpraktis dosyasında onam değerlendirilirken şu sorular sistematik biçimde cevaplandırılmalıdır:

• Hangi tıbbi müdahale için rıza alınmıştır?

• Onam formu işleme ve hastaya özgü müdür?

• Hastanın kişisel riskleri açıklanmış mıdır?

• Önemli ve tipik komplikasyonlara yer verilmiş midir?

• Sonucu ağır olabilecek düşük ihtimalli riskler açıklanmış mıdır?

• Alternatif yöntemler anlatılmış mıdır?

• İşlemin reddedilmesinin sonuçları açıklanmış mıdır?

• Bilgilendirme müdahaleden ne kadar önce yapılmıştır?

• Hasta karar verebilecek durumda mıdır?

• Bilgilendirmeyi kim yapmıştır?

• Hasta soru sorma imkânı bulmuş mudur?

• Müdahale, verilen rızanın sınırları içinde kalmış mıdır?

• İşlem sırasında kapsam genişletilmişse bunun tıbbi zorunluluğu var mıdır?

• Acil durum iddiası kayıtlarla doğrulanmakta mıdır?

• Meydana gelen risk, hastaya açıklanan riskler arasında mıdır?

Aydınlatılmış onam değerlendirmesi, yalnızca formun dosyada bulunup bulunmadığına indirgenmemelidir. Esas olan hastanın gerçek anlamda bilgilendirilerek kendi bedeni, sağlığı ve geleceği hakkında karar verebilmesidir.

VI. Organizasyon, Kayıt ve Delil

Hastanenin organizasyon hatası nedir?

Kadın doğum hizmeti çoğu zaman tek bir hekim tarafından değil, ekip tarafından sunulur.

Doğum ve ameliyat sürecine kadın doğum uzmanı, asistan hekim, ebe, hemşire, anestezi ekibi, pediatri veya neonatoloji ekibi, ameliyathane personeli, kan bankası, yoğun bakım birimi ve hastane yönetimi katılabilir.

Bazı vakalarda olumsuz sonucun temel nedeni bireysel cerrahi veya tıbbi hata değil, sağlık kuruluşunun organizasyon eksikliğidir.

Örneğin nöbet sisteminin yetersiz olması, uzman hekime zamanında ulaşılamaması, ameliyathanenin hazır olmaması, anestezi ekibinin gecikmesi, kan ürünlerinin temin edilememesi, yenidoğan ekibinin bulunmaması, yoğun bakım yatağının sağlanamaması veya konsültasyon ve sevk sisteminin işlememesi organizasyon sorumluluğunu gündeme getirebilir.

Ekip hizmeti verilmesi, ekipteki herkesin otomatik olarak sorumlu olduğu anlamına gelmez. Her kişinin görev alanı, olaydan haberdar olma zamanı, müdahale imkânı ve zarara etkisi ayrı ayrı belirlenmelidir.

Kadın doğum malpraktisinde tıbbi kayıtlar neden önemlidir?

Malpraktis dosyaları çoğu zaman olaydan yıllar sonra incelenir. Bu nedenle sağlık hizmetinin nasıl sunulduğu büyük ölçüde tıbbi kayıtlar üzerinden belirlenir.

Kadın doğum vakalarında özellikle şu belgeler önemlidir:

• Gebelik takip kartları,

• ultrason ve doppler kayıtları,

• tarama ve genetik testler,

• NST çıktıları,

• partograf,

• vajinal muayene bulguları,

• doğumhane gözlem kayıtları,

• ilaç uygulama çizelgeleri,

• konsültasyon kayıtları,

• hekime haber verilme zamanı,

• sezaryen karar zamanı,

• ameliyathane giriş ve doğum saatleri,

• ameliyat ve anestezi notları,

• yenidoğan canlandırma kayıtları,

• yoğun bakım dosyaları,

• aydınlatılmış onam belgeleri.

Klinik olarak doğru bir işlem yapılmış olsa dahi bunun kaydedilmemesi, savunmanın ispat gücünü ciddi ölçüde azaltabilir.

Bununla birlikte her kayıt eksikliği doğrudan malpraktis anlamına gelmez. Eksik kaydın olayın aydınlatılmasına ve zararın meydana gelmesine etkisi ayrıca değerlendirilmelidir.

Malpraktis şüphesinde hangi belgeler alınmalıdır?

Kadın doğum malpraktis dosyasının değerlendirilebilmesi için yalnızca epikriz veya ameliyat notu yeterli değildir.

Mümkünse şu belgelerin tamamı temin edilmelidir:

• Gebelik takip kayıtları,

• laboratuvar sonuçları,

• ultrason raporları ve görüntüleri,

• Doppler incelemeleri,

• ikili, üçlü veya diğer tarama testleri,

• genetik testler,

• NST çıktıları,

• partograf,

• doğumhane kayıtları,

• hemşire ve ebe gözlem formları,

• ilaç uygulama çizelgeleri,

• konsültasyon kayıtları,

• ameliyat ve anestezi notları,

• aydınlatılmış onam formları,

• yenidoğan dosyası,

• yoğun bakım kayıtları,

• radyoloji görüntüleri,

• patoloji raporları,

• sevk ve ambulans kayıtları.

Dosya yalnızca zarar ortaya çıktıktan sonraki kayıtlarla sınırlı incelenmemelidir. Gebeliğin başlangıcından itibaren bütün klinik seyir değerlendirilmelidir.

Kadın doğum malpraktisinde doktor hatası nasıl ispatlanır?

Malpraktis sorumluluğunun kabul edilebilmesi için genel olarak üç temel unsur birlikte değerlendirilir:

1. Tıbbi standarda aykırı bir davranış veya ihmal

2. Hastada meydana gelen zarar

3. Davranış ile zarar arasındaki uygun nedensellik bağı

Yalnızca zarar bulunması yeterli değildir.

Örneğin bebekte nörolojik hasar varsa, bu hasarın hekim veya hastane tarafından yapılan belirli bir hata nedeniyle ortaya çıktığı bilimsel olarak gösterilmelidir.

Aynı şekilde kayıtlarda bir eksiklik bulunması, bu eksikliğin zararı meydana getirdiğini kendiliğinden kanıtlamaz.

İspat değerlendirmesinde tıbbi kayıtlar, görüntüleme ve laboratuvar sonuçları, tanık anlatımları, hastane protokolleri, bilirkişi raporları, Adli Tıp Kurumu değerlendirmeleri ve bilimsel rehberler birlikte incelenebilir.

Bilirkişi raporu nasıl değerlendirilmelidir?

Kadın doğum malpraktis davalarında bilirkişi raporları çoğu zaman yargılamanın sonucunu belirleyen temel delillerden biridir.

Ancak bir raporun bilirkişi tarafından hazırlanmış olması, bilimsel ve hukuki bakımdan yeterli olduğu anlamına gelmez.

Sağlıklı bir bilirkişi raporu;

• olay tarihindeki tıbbi standardı açıklamalı,

• tıbbi kayıtları kronolojik biçimde incelemeli,

• hastanın risklerini göstermeli,

• komplikasyon ile tıbbi hatayı ayırmalı,

• hangi davranışın neden standart dışı olduğunu açıklamalı,

• zarar ile davranış arasındaki nedenselliği gerekçelendirmeli,

• alternatif nedenleri tartışmalı,

• dosyanın gerektirdiği uzmanlık alanlarını içermelidir.

“Geç kalınmıştır”, “gerekli özen gösterilmemiştir” veya “komplikasyondur” şeklindeki soyut ifadeler yeterli değildir.

Örneğin sezaryenin geç yapıldığı ileri sürülüyorsa;

• sezaryen endikasyonunun hangi bulguyla ortaya çıktığı,

• bu bulgunun ne zaman tespit edildiği,

• müdahalenin tıbben hangi sürede yapılması gerektiği,

• fiilen ne zaman gerçekleştirildiği,

• aradaki sürenin zarara nasıl neden olduğu açıklanmalıdır.

Prenatal tanı, neonatal nörolojik hasar, anestezi komplikasyonu veya üreter yaralanması içeren bir dosyada yalnızca kadın doğum uzmanlarından görüş alınması yeterli olmayabilir.

Aydınlatılmış onamın kapsamı ise tıbbi bir değerlendirmenin yanında hukuki değerlendirme de gerektirir. Bilirkişinin yalnızca formda imza bulunduğunu tespit etmesi, geçerli bir aydınlatma yapıldığı sonucuna varmak için yeterli değildir.

VII. Hukuki Süreçler

Kadın doğum malpraktis olaylarında hangi hukuki süreçler gündeme gelebilir?

Kadın doğum alanında meydana gelen bir olay, sağlık kuruluşunun niteliğine, hekimin çalışma statüsüne, zararın türüne ve başvurunun amacına göre birden fazla hukuki sürece konu olabilir.

Aynı olay nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebi, ceza soruşturması, Mesleki Sorumluluk Kurulu incelemesi, disiplin soruşturması, Sağlık Bakanlığı veya il sağlık müdürlüğü denetimi, tabip odası incelemesi ve mesleki sorumluluk sigortası süreci birlikte veya farklı zamanlarda gündeme gelebilir.

Bu süreçler birbirinin alternatifi değildir. Her sürecin amacı, tarafları, görevli mercii ve değerlendirme ölçütleri farklıdır.

Kadın doğum doktoruna veya hastaneye dava açılabilir mi?

Kadın doğum malpraktisi nedeniyle maddi ve manevi tazminat talep edilebilir.

Ancak davanın kime karşı ve hangi mahkemede açılacağı, sağlık hizmetinin sunulduğu kuruluşun hukuki niteliğine ve hekimin çalışma statüsüne göre değişir.

Özel hastanede doğum hatası davası kime karşı açılır?

Özel hastane, özel tıp merkezi veya muayenehanede sunulan sağlık hizmetleri kural olarak özel hukuk ilişkisi niteliğindedir.

Somut olayın özelliklerine göre müdahaleyi gerçekleştiren hekim, özel hastane veya tıp merkezi, sağlık kuruluşunu işleten şirket ve organizasyon ya da ekip kusurunda sorumluluğu bulunan diğer kişiler aleyhine maddi ve manevi tazminat talebinde bulunulabilir.

Hekim ile özel sağlık kuruluşunun aynı olaydan birlikte sorumlu olup olmadığı; hastanın kiminle hukuki ilişki kurduğu, hekimin çalışma biçimi, sağlık hizmetinin nasıl organize edildiği ve zarara neden olduğu ileri sürülen eylemin niteliği dikkate alınarak belirlenir.

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, ticari veya mesleki amaçla hizmet sunanlarla tüketiciler arasında kurulan hukuki işlemleri tüketici işlemi kapsamında düzenlemektedir. Özel sağlık hizmetlerinden doğan malpraktis uyuşmazlıklarının önemli bir bölümü bu çerçevede tüketici mahkemelerinde görülmektedir.

Özel hastaneye veya hekime dava açmadan önce arabulucuya başvurmak zorunlu mudur?

Tüketici mahkemesinde görülecek özel hastane veya hekim kaynaklı malpraktis uyuşmazlığında, dava açılmadan önce kural olarak dava şartı arabuluculuğa başvurulması gerekir.

6502 sayılı Kanun’un 73/A maddesi uyarınca, kanunda belirtilen istisnalar dışında tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.

Bu kapsamda hasta veya yakınları, tazminat davası açmadan önce arabuluculuk bürosuna başvurmalıdır.

Arabuluculuk başvurusunda somut olaya göre hekim, özel hastane veya tıp merkezi, sağlık kuruluşunu işleten şirket ve birlikte sorumlu olduğu düşünülen diğer kişiler taraf olarak gösterilmelidir.

Tarafların anlaşamaması hâlinde arabulucu tarafından son tutanak düzenlenir. Bu tutanağın ardından tüketici mahkemesinde tazminat davası açılabilir.

Dava şartı arabuluculuğa başvurulmadan doğrudan dava açılması hâlinde dava şartı eksikliği gündeme gelir.

Arabuluculuk, tarafların mutlaka anlaşmak zorunda olduğu bir süreç değildir. Arabulucu hekimin kusurlu olup olmadığına karar vermez, tıbbi bilirkişi incelemesi yapmaz, taraflardan birine bağlayıcı bir çözüm dayatmaz ve mahkeme gibi hüküm kurmaz.

Sürecin amacı, tarafların dava açılmadan önce uyuşmazlığı müzakere edebilecekleri hukuki bir zemin oluşturmaktır.

Malpraktis arabuluculuk anlaşmasında nelere dikkat edilmelidir?

Anlaşma sağlanması hâlinde;

• ödenecek tazminatın türü ve miktarı,

• ödeme zamanı ve yöntemi,

• tedavi ve bakım giderleri,

• gelecekte doğabilecek zararlar,

• sigorta şirketinin sorumluluğu,

• karşılıklı ibra ve feragat hükümleri,

• vekâlet ücreti ve diğer giderler

açık ve tereddüde yer vermeyecek biçimde düzenlenmelidir.

Özellikle ağır doğum zararlarında kalıcı maluliyet oranı, tedavi süreci, gelecekteki bakım ihtiyacı, çalışma gücü kaybı, rehabilitasyon veya yardımcı cihaz giderleri henüz kesinleşmeden geniş kapsamlı bir ibra verilmesi, hasta veya yakınları bakımından ileride doğabilecek hak kayıplarına neden olabilir.

Bu nedenle arabuluculuk anlaşmasının yalnızca mevcut zararları değil, gelecekte ortaya çıkması makul biçimde öngörülebilen zararları da dikkate alması gerekir.

Arabuluculuk ceza soruşturmasını veya Mesleki Sorumluluk Kurulu sürecini kapsar mı?

Hayır.

Dava şartı arabuluculuk, özel sağlık hizmetinden doğan özel hukuk ve tazminat uyuşmazlığına ilişkindir.

Arabuluculuk başvurusu; Cumhuriyet başsavcılığına yapılan ceza şikâyetinin, ceza soruşturmasının, Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından yürütülen soruşturma izni incelemesinin ve disiplin ya da idari denetim süreçlerinin yerine geçmez.

Tarafların tazminat konusunda anlaşması da ceza soruşturmasını her durumda ve kendiliğinden sona erdirmez.

Ceza sorumluluğu şahsi olup, şikâyet, uzlaştırma ve soruşturmanın devamı bakımından isnat edilen suçun niteliğine göre ayrıca değerlendirme yapılır.

Kamu hastanelerindeki uyuşmazlıklarda zorunlu arabuluculuk uygulanır mı?

Kamu hastanesi veya devlet üniversitesi hastanesinde kamu hizmetinin sunulmasından doğan tazminat talepleri kural olarak idari yargının görev alanındadır.

Bu uyuşmazlıklarda tüketici mahkemelerine özgü dava şartı arabuluculuk sistemi uygulanmaz.

Kamu sağlık hizmetinden doğan zararlar bakımından, ilgili idareye kanuni süre içinde başvuru yapılması ve koşulları oluştuğunda idari yargıda tam yargı davası açılması gerekir.

Bu nedenle arabuluculuk zorunluluğu değerlendirilirken öncelikle sağlık kuruluşunun özel veya kamu kuruluşu olup olmadığı, hekimin çalışma statüsü, sağlık hizmetinin hangi hukuki ilişki kapsamında sunulduğu ve davanın hangi yargı kolunda görüleceği belirlenmelidir.

Vakıf üniversitesi hastanelerinde ise kurumun hukuki yapısı, tedavinin sunuluş biçimi ve taraflar arasındaki ilişkinin niteliği ayrıca incelenmelidir.

Devlet hastanesindeki doğum hatasında dava kime açılır?

Kamu hastaneleri ve devlet üniversitesi hastanelerinde kamu görevlilerinin sunduğu sağlık hizmetinden doğan tazminat talepleri kural olarak doğrudan hekime değil, ilgili idareye yöneltilir.

Bu uyuşmazlıklarda gerekli idari başvurunun ardından idari yargıda tam yargı davası gündeme gelebilir.

Hekimin kamu görevlisi olması, ceza veya disiplin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ancak hastanın tazminat talebinin muhatabı ve görevli yargı kolu özel sağlık kuruluşlarına göre farklıdır.

Kadın doğum malpraktisinde ceza soruşturması nasıl başlar?

Anne veya bebeğin yaralanması ya da ölümü hâlinde hasta, hasta yakınları veya diğer ilgililer Cumhuriyet başsavcılığına şikâyette bulunabilir. Savcılık da ihbar, hastane bildirimi veya başka bir yolla olaydan haberdar olabilir.

Ancak savcılığa şikâyet yapılması ile sağlık meslek mensubu hakkında ceza soruşturmasının doğrudan ve herhangi bir izin süreci olmaksızın yürütülmesi aynı şey değildir.

3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nun Ek 18. maddesi uyarınca, sağlık meslek mensuplarının mesleklerini icra ederken gerçekleştirdikleri tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılacak ceza soruşturmalarında, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesindeki özel soruşturma usulüne tabi kişiler dışında, Mesleki Sorumluluk Kurulunun soruşturma izni gerekir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu Yönetmeliği; kamu ve özel sağlık kurum ve kuruluşları ile devlet ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim, diş hekimi ve diğer sağlık meslek mensuplarının soruşturma ve rücu süreçlerine ilişkin iş ve işlemleri kapsamaktadır.

Süreç genel olarak şu şekilde ilerler:

1. Olay, şikâyet, ihbar veya başka bir yolla Cumhuriyet Başsavcılığına ulaşır.

2. Savcılık, isnadın sağlık meslek mensubunun mesleğini icra ederken gerçekleştirdiği tıbbi işlem veya uygulamadan kaynaklanıp kaynaklanmadığını değerlendirir.

3. Olay soruşturma izni kapsamında ise dosya, izin işlemleri için Mesleki Sorumluluk Kuruluna gönderilir.

4. Kurul, olay hakkında ön inceleme yapar veya yaptırır.

5. Ön inceleme sonucunda soruşturma izni verilmesine, verilmemesine veya başvurunun işleme konulmamasına karar verilir.

6. Soruşturma izni verilmesi ve varsa itiraz sürecinin tamamlanması hâlinde savcılık, sağlık meslek mensubu yönünden ceza soruşturmasını yürütür.

7. Toplanan delillere göre yeterli şüphe bulunursa iddianame düzenlenir; yeterli şüphe bulunmazsa kovuşturmaya yer olmadığına karar verilir.

Mesleki Sorumluluk Kurulunun soruşturma izni vermesi, hekimin tıbbi hata yaptığının veya isnat edilen suçu işlediğinin kabul edildiği anlamına gelmez.

İzin kararı, olayın savcılık tarafından ceza soruşturmasına konu edilmesini sağlayan idari nitelikte bir usul kararıdır.

Benzer şekilde soruşturma izni verilmemesi; maddi ve manevi tazminat, disiplin, idari denetim veya sigorta süreçlerini kendiliğinden sona erdirmez. Her sorumluluk alanı kendi hukuki koşulları ve ispat ölçütleri içinde değerlendirilir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu ön incelemesinde ne yapılır?

Mesleki Sorumluluk Kurulu, soruşturma izni hakkında karar vermeden önce olayın niteliğine göre ön inceleme yapar veya yetkili kişiler aracılığıyla yaptırır.

Ön inceleme sırasında hasta dosyası ve tıbbi kayıtlar, gebelik takipleri, doğumhane ve ameliyat belgeleri, NST ve fetal izlem kayıtları, sağlık çalışanlarının açıklamaları, kurumun organizasyon ve işleyişine ilişkin belgeler ile gerekli görülen uzmanlık görüşleri incelenebilir.

Ön incelemenin amacı, hekimin cezai sorumluluğu hakkında nihai hüküm kurmak değildir. Amaç, ileri sürülen iddianın ceza soruşturması yürütülmesini gerektirecek nitelikte olup olmadığını değerlendirmektir.

Bu aşamada hekimin açıklaması yalnızca “kusurum yoktur” şeklindeki sonuç cümlesinden ibaret olmamalıdır. Klinik süreç, zaman çizelgesi, görev paylaşımı, kararların tıbbi gerekçeleri, uygulanan standartlar, komplikasyon ihtimali, komplikasyon yönetimi ve illiyet bağı tıbbi kayıtlarla birlikte ortaya konulmalıdır.

Mesleki Sorumluluk Kurulunun kararına itiraz edilebilir mi?

Evet.

Soruşturma izni verilmesine ilişkin karara, hakkında inceleme yapılan sağlık meslek mensubu itiraz edebilir. Soruşturma izni verilmemesine ilişkin karara Cumhuriyet başsavcılığı veya şikâyetçi; işleme koymama kararına ise şikâyetçi itiraz edebilir.

İtiraz, kararın tebliğinden itibaren 10 gün içinde Ankara Bölge İdare Mahkemesine yapılmalıdır.

Bu nedenle savcılığın sağlık meslek mensubu yönünden soruşturmayı ilerletmesi bakımından yalnızca Kurulun izin kararı değil, süresi içinde yapılan bir itiraz varsa bu itirazın sonucu da dikkate alınmalıdır.

Soruşturma izni alınmadan hekimin ifadesi alınabilir mi?

Soruşturma iznine tabi bir tıbbi işlem veya uygulama nedeniyle sağlık meslek mensubunun şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınması ve kişi hakkında ceza soruşturmasının yürütülmesi izin usulüne tabidir.

Bununla birlikte olayın savcılığa bildirilmesi, şikâyetin kayda alınması ve gecikmesinde sakınca bulunan delillerin korunmasına yönelik işlemler izin mekanizmasından ayrı değerlendirilmelidir.

Soruşturma izni sistemi; sağlık kayıtlarının temin edilmesini, kamera görüntüsü gibi kaybolabilecek delillerin korunmasını, ölüm hâlinde ölü muayenesi veya otopsi yapılmasını ve olay yerindeki maddi delillerin kayda alınmasını engelleyen bir düzenleme olarak yorumlanmamalıdır.

Olayda görev alan hekimin tanık sıfatıyla dinlenmek istenmesi hâlinde ise kişinin olay içindeki konumu dikkatle belirlenmelidir.

Fiilen kendisine yöneltilmiş bir isnat bulunuyorsa, kişinin tanık sıfatı altında kendi aleyhine açıklamada bulunmaya zorlanması savunma hakkı ve kendi kendini suçlamama ilkesi bakımından sorun yaratabilir.

Bu nedenle;

• kişinin tanık mı, şüpheli mi kabul edildiği,

• isnadın doğrudan kişinin tıbbi işlemine yönelip yönelmediği,

• hakkında soruşturma izni istenip istenmediği,

• beyan talebinin hangi usule dayandığı açıkça belirlenmelidir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu sistemi kimler hakkında uygulanır?

Mesleki Sorumluluk Kurulu sistemi yalnızca kamu hastanelerinde çalışan sağlık meslek mensuplarıyla sınırlı değildir. Kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan hekim, diş hekimi ve diğer sağlık meslek mensuplarının, mesleklerini icra ederken gerçekleştirdikleri tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yürütülecek ceza soruşturmaları bu sistem kapsamında değerlendirilebilir.

Bununla birlikte 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesinde düzenlenen özel soruşturma usulüne tabi üniversite personeli, 3359 sayılı Kanun’un Ek 18. maddesindeki soruşturma izni sistemi bakımından istisna oluşturur. Bu nedenle devlet veya vakıf üniversitesinde çalışan bir hekimin yalnızca kurum adına bakılarak MSK sistemine tabi olduğu kabul edilmemeli; akademik unvanı, görev statüsü ve olay tarihinde bağlı bulunduğu soruşturma usulü ayrıca belirlenmelidir.

Her dosyada öncelikle sağlık meslek mensubunun görev yaptığı kurum, kamu görevlisi, özel sektör çalışanı veya akademik personel statüsü, isnat edilen eylemin tıbbi işlem ve uygulama kapsamında olup olmadığı ve 2547 sayılı Kanun’un 53. maddesindeki özel usule tabi bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.

Kadın doğum vakalarında hangi iddialar ceza soruşturmasına konu olabilir?

Kadın doğum vakalarında ceza soruşturmaları çoğunlukla taksirle yaralama, taksirle ölüme neden olma, görevi kötüye kullanma veya sağlık kayıtlarının gerçeğe aykırı düzenlenmesi ya da sonradan değiştirilmesi iddiaları çerçevesinde gündeme gelebilir.

Ancak anne veya bebekte ölüm ya da ağır yaralanma meydana gelmesi, tek başına cezai sorumluluk doğurmaz.

Ceza sorumluluğu şahsidir. Her sağlık çalışanının görev ve yetkisi, olaydan ne zaman haberdar olduğu, hastayı değerlendirme ve müdahale imkânı, gerçekleştirdiği veya gerçekleştirmediği işlem, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranıp davranmadığı ve meydana gelen sonuca nedensel katkısı ayrı ayrı belirlenmelidir.

Özellikle ekip hâlinde sunulan kadın doğum hizmetlerinde kişinin yalnızca nöbette olması, sağlık kuruluşunda görev yapması veya kayıtlarda adının bulunması ceza sorumluluğu için yeterli değildir.

Soruşturma izni verilmesi hekimin kusurlu olduğu anlamına gelir mi?

Hayır.

Soruşturma izni verilmesi; hekimin tıbbi hata yaptığının, zarardan hukuken sorumlu olduğunun veya isnat edilen suçun oluştuğunun kesin olarak kabul edildiği anlamına gelmez.

Kurul bu aşamada olayın savcılık tarafından araştırılmasını gerektirip gerektirmediğini değerlendirir.

Cezai sorumluluğa ilişkin asıl değerlendirme; soruşturma izninden sonra savcılık tarafından toplanacak deliller, tıbbi kayıtlar, uzman ve bilirkişi görüşleri ile dava açılması hâlinde ceza mahkemesince yapılır.

Kamu tarafından ödenen tazminat hekime rücu edilir mi?

Kamu sağlık hizmeti nedeniyle idarenin hastaya veya yakınlarına tazminat ödemesi, ödenen tutarın otomatik olarak sağlık meslek mensubundan tahsil edileceği anlamına gelmez.

3359 sayılı Kanun’un Ek 18. maddesi kapsamında, kamu kurum ve kuruluşları tarafından ödenen tazminatların ilgili sağlık meslek mensubuna rücu edilmesine ilişkin özel bir değerlendirme sistemi öngörülmüştür. Bununla birlikte devlet üniversitelerinin bütçesinden ödenen tazminatlar bakımından üniversitelerin idari ve mali özerkliği ile Anayasa Mahkemesi kararları ayrıca dikkate alınmalıdır.

Bu nedenle rücu değerlendirmesinde tazminatı ödeyen idarenin niteliği, sağlık meslek mensubunun görev statüsü, olayda kişisel kusur bulunup bulunmadığı ile uygulanacak özel mevzuat ve güncel yargı kararları birlikte incelenmelidir.

İdarenin hastaya karşı hizmet kusuruna dayalı sorumluluğu ile sağlık personelinin idareye karşı kişisel mali sorumluluğu birbirinden farklıdır.

Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının kapsamı nasıl belirlenir?

Hekimlerin mesleki faaliyetleri sırasında gerçekleştirdikleri tıbbi işlemlerden doğabilecek hukuki sorumlulukları, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası kapsamında güvence altına alınmaktadır.

Sigorta teminatının belirlenmesinde yalnızca tazminat davasının açıldığı tarih esas alınmaz. Kural olarak hem tıbbi uygulamanın gerçekleştiği tarih hem de bu uygulamadan kaynaklanan maddi veya manevi tazminat talebinin ilk kez hekime yöneltildiği tarih dikkate alınır.

Bu nedenle bir olayın sigorta teminatı kapsamında değerlendirilebilmesi için genel olarak;

• tıbbi uygulamanın poliçenin sağladığı geçmişe dönük koruma süresi içinde gerçekleşmiş olması,

• tazminat talebinin hekime yöneltildiği tarihte geçerli bir poliçenin bulunması,

• talebin sigorta şirketine poliçe ve genel şartlarda öngörülen süre ve usule uygun biçimde bildirilmesi gerekir.

Tazminat talebi hangi tarihte hekime ulaşmış sayılır?

Tazminat talebinin hekime ulaşması için mutlaka dava açılmış olması gerekmez. Hastanın veya yakınlarının maddi ya da manevi tazminat istediğini açıkça ortaya koyan ilk bildirim, somut olayın koşullarına göre talep tarihi olarak kabul edilebilir.

Talep;

• noter ihtarnamesi,

• yazılı tazminat başvurusu,

• dava şartı arabuluculuk daveti,

• doğrudan açılan bir tazminat davasının tebliği,

• idare aleyhine açılan davanın hekime ihbar edilmesi,

• kamu hastanesindeki olaylarda hastanın idareye yaptığı tazminat başvurusunun hekime bildirilmesi,

• ceza soruşturması kapsamında uzlaştırma veya tazminat talebinin hekime iletilmesi yoluyla hekime ulaşabilir.

Dolayısıyla teminat incelemesinde yalnızca davanın açıldığı veya hekime tebliğ edildiği tarihe bakılması doğru değildir. Talebin ilk defa hangi işlemle ve hangi tarihte hekime yöneltildiği belirlenmelidir.

Örneğin hasta dava açmadan önce ihtarname göndermiş veya arabuluculuğa başvurmuşsa, talep tarihi kural olarak daha sonra açılacak davanın tarihi değil, bu talebin hekime ulaştığı tarihtir.

Benzer şekilde kamu hastanesindeki bir olay nedeniyle önce idareye tazminat başvurusu yapılmış ve bu başvuru hekime bildirilmişse, sigorta teminatı bakımından bu bildirim tarihi önem taşıyabilir. İdare aleyhine açılan tam yargı davasının hekime ihbar edilmesi hâlinde de talebin hekime hangi tarihte ulaştığı ayrıca tespit edilmelidir.

Ceza soruşturmasındaki uzlaştırma talebi sigorta kapsamında değerlendirilebilir mi?

Ceza soruşturması veya kovuşturması sırasında, isnat edilen suçun uzlaştırma kapsamında olması ve mağdurun uzlaştırma görüşmelerinde maddi bir talepte bulunması hâlinde, bu talebin hekime iletildiği tarih sigorta teminatı bakımından önem taşıyabilir.

Burada sigortanın ceza sorumluluğunu veya cezai yaptırımı karşılaması söz konusu değildir. Ancak uzlaştırma sürecinde ileri sürülen talep, tıbbi uygulamadan kaynaklanan bir maddi tazminat talebi niteliğindeyse, olay ve talep tarihindeki poliçeler çerçevesinde sigorta şirketine bildirilmelidir.

Para cezası, disiplin yaptırımı veya diğer cezai sonuçlar ise zorunlu mali sorumluluk sigortasının teminatı kapsamında değerlendirilmez.

Geçmişte gerçekleşen tıbbi uygulamalar sigorta kapsamında mıdır?

Poliçe, sınırsız bir geçmişe dönük koruma sağlamaz. Tazminat talebinin hekime yeni yöneltilmiş olması, çok eski tarihli her tıbbi uygulamanın teminat kapsamında olduğu anlamına gelmez.

Tıbbi uygulamanın, talebin yöneltildiği tarihten geriye doğru poliçe genel şartlarında öngörülen süre içinde gerçekleşmiş olması gerekir. Genel şartlardaki geçmişe dönük koruma süresi 10 yıl ile sınırlıdır.

Bu nedenle tazminat talebi hekime bugün yöneltilmiş olsa dahi, talebe konu tıbbi uygulama 10 yıldan daha önce gerçekleştirilmişse zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında koruma bulunmayabilir.

Teminat değerlendirmesinde şu iki tarih mutlaka birlikte incelenmelidir:

1. Tıbbi işlemin veya uygulamanın gerçekleştiği tarih

2. Tazminat talebinin ilk kez hekime yöneltildiği tarih

Hekimin bu iki tarihteki sigorta durumu ve birbirini takip eden poliçeleri birlikte değerlendirilmeden teminat hakkında kesin sonuca varılmamalıdır.

Talep neden gecikmeden sigorta şirketine bildirilmelidir?

Hekime bir ihtarname, arabuluculuk daveti, dava dilekçesi, dava ihbarı, idari başvuru bildirimi veya uzlaştırma talebi ulaştığında, dava sonucunun beklenmemesi gerekir.

Talebin gecikmeden sigorta şirketine bildirilmesi;

• uygulanacak poliçenin belirlenmesi,

• teminatın korunması,

• savunma ve hukuki yardım sürecinin zamanında başlatılması,

• arabuluculuk veya uzlaştırma görüşmelerine sigortacının katılımının sağlanması,

• poliçedeki ihbar yükümlülüğünün yerine getirilmesi bakımından önemlidir.

Sigorta şirketine yapılan bildirim, hekimin kusuru veya sorumluluğu kabul ettiği anlamına gelmez. Bildirim, olası teminat haklarının korunmasına yönelik bir işlemdir.

Teminat limitleri nasıl uygulanır?

Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının teminat tutarları, ilgili tarife ve talimat hükümlerine göre belirlenmektedir. Teminat limitleri Kasım 2025’te artırılmıştır.

Ancak artan teminat limitlerinin her geçmiş olaya otomatik olarak uygulanacağı kabul edilemez. Hangi limitin uygulanacağı belirlenirken;

• tıbbi uygulamanın tarihi,

• tazminat talebinin hekime yöneltildiği tarih,

• talep tarihinde yürürlükte bulunan poliçe,

• poliçenin yenilenme ve zeyil hükümleri,

• ilgili tarife ve talimatın yürürlük tarihi birlikte incelenmelidir.

Bu nedenle sigorta teminatı yalnızca “olay tarihinde poliçe var mıydı?” veya “dava açıldığı tarihte hangi poliçe yürürlükteydi?” sorularıyla belirlenemez. Tıbbi uygulama tarihi, ilk talep tarihi, geçmişe dönük koruma süresi, bildirim tarihi ve poliçe şartlarının tamamı birlikte değerlendirilmelidir.

Ceza, tazminat ve disiplin süreçleri birlikte yürüyebilir mi?

Evet.

Aynı kadın doğum vakası nedeniyle tazminat davası, ceza soruşturması, Mesleki Sorumluluk Kurulu incelemesi, kurum içi disiplin soruşturması, Sağlık Bakanlığı veya il sağlık müdürlüğü denetimi, tabip odası incelemesi ve mesleki sorumluluk sigortası süreci aynı dönemde gündeme gelebilir.

Ancak bir süreçte verilen karar diğer süreci her zaman doğrudan belirlemez.

Örneğin ceza soruşturmasında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi, tazminat sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Tazminata hükmedilmesi de mutlaka cezai sorumluluk bulunduğu anlamına gelmez.

Her süreç kendi amacı, tarafları, süreleri ve ispat ölçütleri içinde değerlendirilmelidir.

VIII. Risk Azaltma ve Sonuç

Hekimler ve sağlık kuruluşları malpraktis riskini nasıl azaltabilir?

Malpraktis riskinin azaltılması yalnızca daha fazla test istemek veya her hastada sezaryen tercih etmekle sağlanamaz.

Asıl koruyucu yaklaşım; bilimsel standartlara uygun, hastaya özgü, iyi organize edilmiş, yeterli biçimde açıklanmış ve doğru kaydedilmiş sağlık hizmetidir.

Başlıca önlemler şunlardır:

• Riskli gebeliklerin erken tanınması,

• gerekli konsültasyonların zamanında istenmesi,

• tarama testlerinin kapsam ve sınırlılıklarının açıklanması,

• test veya tedavi reddinin kaydedilmesi,

• doğum eyleminin eş zamanlı izlenmesi,

• fetal kalp atım kayıtlarının doğru yorumlanması,

• obstetrik acil protokollerinin oluşturulması,

• omuz distosisi ve postpartum kanama eğitimlerinin tekrarlanması,

• ekip görevlerinin önceden belirlenmesi,

• ameliyathane, kan bankası ve yoğun bakım koordinasyonunun sağlanması,

• komplikasyon geliştiğinde gerekli uzmanlık alanlarının sürece katılması,

• tıbbi kayıtların işlemle eş zamanlı tutulması,

• onam formlarının hastaya ve işleme özgü hazırlanması,

• bilgilendirmenin müdahaleden önce ve karar vermeye elverişli zamanda yapılması,

• hasta ve yakınlarıyla açık iletişim kurulması.

Kadın doğum malpraktisi nasıl değerlendirilmelidir?

Kadın doğum dosyalarında doğru hukuki sonuca ulaşabilmek için olay, sonuçtan geriye doğru değil, klinik süreç izlenerek değerlendirilmelidir.

İnceleme sırasında şu temel sorular cevaplandırılmalıdır:

• Hastanın gebelik ve doğuma ilişkin riskleri doğru belirlendi mi?

• Gebelik uygun sıklıkta takip edildi mi?

• Gerekli tarama ve tanı testleri önerildi mi?

• Doğum eylemi yeterli biçimde izlendi mi?

• Fetal bozulma zamanında fark edildi mi?

• Sezaryen veya diğer müdahale kararı uygun zamanda verildi mi?

• Cerrahi müdahale doğru teknikle gerçekleştirildi mi?

• Meydana gelen olay komplikasyon mu, uygulama hatası mıydı?

• Komplikasyon uygun biçimde yönetildi mi?

• Sağlık kuruluşunun organizasyonu yeterli miydi?

• Hasta yeterince ve zamanında bilgilendirildi mi?

• Verilen onam hastaya ve müdahaleye özgü müydü?

• Müdahale verilen rızanın sınırları içinde kaldı mı?

• Tıbbi kayıtlar klinik süreci gösteriyor mu?

• İleri sürülen eksiklik ile zarar arasında nedensellik var mı?

• Bilirkişi raporu bu soruları bilimsel ve hukuki gerekçelerle yanıtlıyor mu?

Sonuç

Kadın doğum malpraktis dosyaları çoğu zaman anne ölümü, fetal veya neonatal ölüm, kalıcı nörolojik hasar, infertilite, organ kaybı ve yeniden ameliyat gibi ağır sonuçlar içermektedir.

Bu sonuçların ağırlığı, hasta ve ailesinin yaşadığı zararı büyütür. Bununla birlikte hukuki sorumluluk yalnızca sonucun ağırlığı üzerinden belirlenemez.

Bebeğin oksijensiz kalması, serebral palsi gelişmesi, sezaryenin geç yapıldığı iddiası, omuz distosisi, brakiyal pleksus hasarı veya cerrahi sırasında organ yaralanması; her somut olayda tıbbi kayıtlar ve bilimsel standartlar ışığında ayrıca değerlendirilmelidir.

Bir olayın komplikasyon olarak tanımlanması da incelemeyi sona erdirmez. Komplikasyonun zamanında fark edilip edilmediği ve uygun biçimde yönetilip yönetilmediği araştırılmalıdır.

Aynı şekilde tıbbi müdahalenin teknik olarak doğru yapılmış olması, aydınlatılmış onam incelemesini gereksiz hâle getirmez. Hastanın hangi riskler hakkında, ne zaman, kim tarafından ve ne ölçüde bilgilendirildiği ayrıca değerlendirilmelidir.

Onam, hekime tıp standartlarından ayrılma yetkisi veren bir sorumsuzluk belgesi değildir. Hasta, kusurlu tıbbi uygulamaya değil; bilimsel standartlara uygun müdahalenin açıklanan risklerini bilerek müdahaleye rıza gösterir.

Ceza sürecinde de savcılığa şikâyette bulunulması ile sağlık meslek mensubu hakkında soruşturmanın doğrudan yürütülmesi birbirinden ayrılmalıdır. Kanun kapsamındaki tıbbi işlem ve uygulamalar yönünden Mesleki Sorumluluk Kurulunun soruşturma izni, adli sürecin temel usul aşamalarından biridir. Bu izin, hekimin kusurlu olduğu anlamına gelmediği gibi izin verilmemesi de diğer hukuki sorumluluk alanlarını kendiliğinden sona erdirmez.

Bu makalede benimsenen yaklaşım; dava dilekçeleri, tıbbi kayıtlar, hekim savunmaları, bilirkişi ve Adli Tıp Kurumu raporları ile mahkeme kararlarının standartlaştırılmış bir yöntemle incelenmesine dayanmaktadır. Amaç; kötü sonuç ile tıbbi uygulama hatasını birbirinden ayırmak, kadın doğum alanına özgü risk alanlarını belirlemek ve bilimsel, tutarlı ve veri temelli bir mediko-legal değerlendirme modeli ortaya koymaktır. İlgili hizmet sayfamız: Kadın Doğum Uzmanları için Malpraktis Savunması

Bu makale genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Her kadın doğum malpraktis olayı; kendi tıbbi kayıtları, klinik koşulları, sağlık kuruluşunun niteliği ve tarafların hukuki statüsü çerçevesinde ayrıca değerlendirilmelidir.

bottom of page