top of page

Kadın Doğumda Malpraktis Rehberi | Hanyaloğlu & Acar

15 Tem
26 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 2 gün önce

Kadın doğumda malpraktis, tıbbi uygulama hataları, komplikasyonlar ve hukuki süreçler
Kadın doğumda malpraktis, tıbbi uygulama hataları, komplikasyonlar ve hukuki süreçler

Kadın doğumda malpraktis; gebelik takibi, prenatal tarama ve tanı, doğum yönetimi veya jinekolojik tedavi sırasında tıbbi standartlara aykırı bir işlem ya da ihmal nedeniyle anne, fetüs veya yenidoğanın zarar görmesi hâlinde gündeme gelmektedir. Ancak doğumun güç gerçekleşmesi, bebeğin bir sağlık sorunu ile dünyaya gelmesi, sezaryen sırasında organ yaralanması ya da anne bakımından ağır bir komplikasyon gelişmesi tek başına malpraktis bulunduğunu göstermez.

Hukuki sorumluluğun belirlenebilmesi için yalnızca meydana gelen zararın ağırlığına değil, tıbbi sürecin bütününe bakılması gerekir. Hastanın başlangıçtaki riskleri, klinik bulgular, hekimin kararları, sağlık hizmetinin organizasyonu, komplikasyonun yönetimi, aydınlatılmış onam ve zarar ile ileri sürülen eksiklik arasındaki nedensellik bağı birlikte değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmede, müdahalenin gerçekleştiği tarihteki bilimsel bilgi ve kabul edilen tıbbi standartlar esas alınmalıdır.

Hanyaloğlu & Acar Hukuk Bürosu tarafından sağlık hukuku alanında yürütülen çalışmalar kapsamında; dava dilekçeleri, hekim savunmaları, tıbbi kayıtlar, bilirkişi ve Adli Tıp Kurumu raporları ile mahkeme kararlarından oluşan kapsamlı bir malpraktis veri bankası oluşturulmuştur. Bu makale, iki bini aşkın malpraktis dosyası içerisinden bini aşkın kadın doğum dosyasının standartlaştırılmış yöntemlerle incelenmesinden edinilen tıbbi ve hukuki deneyimden yararlanılarak hazırlanmıştır.


Kadın Doğumda Malpraktis ve Komplikasyonlar

Kadın Doğumda Tıbbi Uygulama Hatası

Kadın doğum alanında tıbbi uygulama hatası, hekimin gebelik takibinde, prenatal tanıda, doğum yönetiminde veya jinekolojik müdahalelerde olay tarihindeki bilimsel bilgi ve kabul edilen tıbbi standartların gerektirdiği özeni göstermemesi nedeniyle gündeme gelir. Hukuki sorumluluğun belirlenmesinde, ileri sürülen işlem veya ihmalin hangi tıbbi yükümlülüğe aykırı olduğu, meydana gelen zarar ve aralarındaki nedensellik bağı somut olayın koşulları içinde değerlendirilmelidir.

Riskli gebeliğin bulgularının gözden kaçırılması, fetal distresin geç değerlendirilmesi, sezaryen kararının gecikmesi veya gerekli konsültasyon ve sevkin yapılmaması bu kapsamda tartışılabilir. Ancak aynı iddia her hastada aynı hukuki sonuca yol açmaz. Hekimin kararları, kararın verildiği anda mevcut klinik bulgular, hastanın riskleri ve tıbbi imkânlar çerçevesinde incelenmelidir. Sağlık kuruluşunun organizasyon sorumluluğu ve aydınlatma yükümlülüğü de kendi koşulları içinde ayrıca değerlendirilmelidir.

Komplikasyonların Değerlendirilmesi ve Yönetimi

Komplikasyon, tıbbi müdahale standartlara uygun biçimde gerçekleştirilmesine ve gerekli özen gösterilmesine rağmen ortaya çıkabilen istenmeyen sonuçtur. Obstetrik kanama, enfeksiyon, omuz distosisi veya cerrahi sırasında komşu organ yaralanması gibi risklerin gerçekleşmesi, tek başına hekimin kusurlu olduğunu göstermez. Bununla birlikte bir sonucun bilinen komplikasyonlar arasında bulunması, tıbbi sürecin her aşamasında uygun davranıldığını da kanıtlamaz.

Bu nedenle müdahalenin endikasyonu ve uygulanışının yanı sıra, riskin önceden öngörülebilirliği, risklerin azaltılması için gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı, komplikasyonun zamanında fark edilmesi ve uygun tedavi, konsültasyon veya sevkin sağlanıp sağlanmadığı incelenmelidir. Gerekli ekip, cihaz, kan ürünü ve yoğun bakım imkânlarının mevcut olup olmadığı da değerlendirmede önem taşır. Başlangıçta önlenemeyen bir komplikasyonun geç fark edilmesi veya gereken müdahalenin geciktirilmesi, komplikasyon yönetimi yönünden ayrıca kusur ve nedensellik bağı incelemesini gerektirebilir.

Kadın Doğumda Malpraktis Uyuşmazlıklarının Başlıca Konuları

Kadın doğum alanındaki malpraktis uyuşmazlıkları yalnızca doğum sırasında yapılan müdahalelerle sınırlı değildir. Gebeliğin takibinden doğum sonrası bakıma kadar uzanan süreçte farklı tıbbi uygulamalar ve hukuki yükümlülükler tartışma konusu olabilir. Başlıca uyuşmazlık alanları şunlardır:

  1. Gebelik takibi ve riskli gebeliğin yönetimi

  2. Prenatal tarama ve fetal anomalilerin değerlendirilmesi

  3. Doğum eyleminin izlenmesi

  4. Fetal distres ve sezaryen zamanlaması

  5. Omuz distosisi ve doğum travmaları

  6. Sezaryen ve jinekolojik cerrahi

  7. Postpartum kanama ve enfeksiyon yönetimi

  8. Aydınlatılmış onam

  9. Kayıt, sevk ve konsültasyon süreçleri

  10. Sağlık kuruluşunun organizasyon sorumluluğu

Bu alanlarda kusur değerlendirmesi yapılırken olay tarihindeki tıbbi standart esas alınmalıdır. Tıbbi karar, sonradan ortaya çıkan sonuç üzerinden değil, kararın verildiği anda bilinen bulgular ve mevcut imkânlar çerçevesinde incelenmelidir.


Gebelik Takibi ve Doğum Öncesi Tanı

Gebelik Takibinde Tanı, İzlem ve Sevk

Gebelik takibi süreklilik gösteren dinamik bir süreçtir. Başlangıçta düşük riskli görünen bir gebelik, ilerleyen haftalarda yüksek riskli hâle gelebilir. Preeklampsi, gestasyonel diyabet, fetal gelişme geriliği, erken doğum riski ve plasenta yerleşim bozuklukları bu süreçte önem taşıyan durumlardandır. Çoğul gebelik, enfeksiyonlar, amniyon sıvısı bozuklukları, fetal anomaliler ve annenin sistemik hastalıkları da izlemin kapsamını değiştirebilir.

Bir hastalığın zamanında fark edilmemesi veya yanlış teşhis edilmesi tanı hatası oluşturabilir. Doğru teşhis edilen bir durumun yeterince izlenmemesi, gerekli tetkiklerin yapılmaması, konsültasyon istenmemesi veya hastanın uygun zamanda üst merkeze yönlendirilmemesi ise takip ya da sevk eksikliği olarak değerlendirilebilir. Bu değerlendirmede gebeliğin özellikleri, mevcut klinik bulgular ve olay tarihindeki tıbbi standartlar esas alınmalıdır.

Hastanın önerilen kontrollere gelmemesi, tetkikleri yaptırmaması veya tedaviyi reddetmesi de hukuki değerlendirmede dikkate alınır. Ancak hastaya yapılan önerilerin, olası riskler hakkında verilen bilgilerin ve hastanın kabul veya ret beyanlarının tıbbi kayıtlarda gösterilmesi önem taşır.

Fetal Anomalilerin Gebelikte Değerlendirilmesi

Bebekte doğumsal bir anomalinin bulunması veya gebelik sırasında saptanamaması, tek başına hekim hatası değildir. Her anomalinin ultrason veya tarama testleriyle tespit edilmesi mümkün olmadığı gibi, bazı anomaliler ancak gebeliğin ilerleyen dönemlerinde belirgin hâle gelebilir.

Hukuki değerlendirmede gebenin yaşı, aile ve gebelik öyküsü, risk faktörleri, gebelik haftasına uygun tarama ve ultrason incelemelerinin önerilip yapılmadığı, incelemelerin kapsamı ve şüpheli bulguların nasıl değerlendirildiği araştırılmalıdır. Gerektiğinde perinatoloji veya genetik konsültasyonu istenip istenmediği, ileri tanı seçeneklerinin hastaya açıklanıp açıklanmadığı ve hastanın bu öneriler karşısındaki tercihi de önem taşır.

Dolayısıyla sorumluluk değerlendirmesi, anomalinin sonradan öğrenilmiş olmasına değil, gebelik takibi sırasında mevcut bilgilerle hangi inceleme ve yönlendirmelerin yapılmasının beklendiğine dayanmalıdır.

Prenatal Tarama ve Tanı Testleri

Prenatal tarama testleri, gebelik sırasında fetüste belirli genetik veya kromozomal hastalıkların bulunma olasılığını değerlendiren yöntemlerdir; kesin tanı koymaz. İkili, üçlü veya dörtlü tarama testleri ile hücre dışı fetal DNA (NIPT) testi bu grupta yer alır. Bu yöntemlerin duyarlılıkları, kapsamları ve sınırlılıkları birbirinden farklıdır.

Amniyosentez ve koryon villus örneklemesi gibi invaziv yöntemler ise uygun laboratuvar incelemeleriyle belirli genetik veya kromozomal hastalıkların tanısına imkân sağlayabilir. Ancak bu işlemlerin de tıbbi riskleri ve tanısal sınırlılıkları vardır.

Tarama testinin normal sonuçlanması, bütün genetik veya yapısal anomalilerin bulunmadığını garanti etmez. Test seçiminin, sonuçların değerlendirilmesinin ve ileri inceleme gerekliliğinin gebeliğin özellikleri ile olay tarihindeki bilimsel standartlar çerçevesinde ele alınması gerekir.

Hekimin yükümlülüğü sağlıklı çocuk dünyaya geleceğini garanti etmek değil; mevcut bilimsel imkânlar çerçevesinde hastaya uygun tarama ve tanı seçeneklerini önermek, yöntemlerin sınırlarını açıklamak ve bilinçli karar vermesini sağlamaktır.


Doğum ve Yenidoğan Süreci

Doğumda Hipoksi ve Serebral Palsinin Değerlendirilmesi

Yenidoğanda hipoksik-iskemik ensefalopati (oksijen ve kan akımı yetersizliğiyle ilişkili beyin etkilenmesi) gelişmesi, tek başına doğum sırasında tıbbi uygulama hatası yapıldığını göstermez. Öncelikle beyin hasarının ne zaman ve hangi nedenle meydana gelmiş olabileceği araştırılmalıdır.

Serebral palsi, hareket ve duruş gelişimini etkileyen kalıcı bir nörolojik tablodur. Gebelik dönemindeki gelişimsel bozukluklar, plasental patolojiler, enfeksiyonlar, prematürite, genetik veya metabolik hastalıklar, doğum sırasında gelişen hipoksi ve yenidoğan dönemindeki çeşitli klinik olaylar serebral palsinin nedenleri arasında yer alabilir.

Bu nedenle değerlendirmede gebelik takipleri, ultrason ve Doppler incelemeleri, doğum eylemi kayıtları, fetal kalp hızı traseleri, Apgar skorları, kordon kan gazı sonuçları, yenidoğan canlandırma ve yoğun bakım kayıtları, beyin görüntülemeleri ve gerektiğinde plasenta patolojisi birlikte incelenmelidir. Bu bulgulardan herhangi biri tek başına doğum sırasındaki kusuru veya nörolojik hasarın nedenini ortaya koymaz.

Hukuki sorumluluk bakımından, doğum sırasında fetal iyilik hâlinin bozulup bozulmadığı, mevcut bulguların zamanında değerlendirilip değerlendirilmediği, gerekli müdahalenin gecikip gecikmediği ve ileri sürülen eksiklik ile nörolojik zarar arasındaki nedensellik bağı araştırılmalıdır. Bilirkişi raporunda bu ilişki somut tıbbi bulgularla açıklanmalıdır.

Sezaryen Zamanlaması ve Vajinal Doğumun Sürdürülmesi

Sezaryen kararının geç verildiği iddialarında, bebeğin doğduğu saat kadar sezaryeni gerektiren tıbbi bulgunun ne zaman ortaya çıktığı da önemlidir. Fetal kalp hızındaki bozulmanın başlangıcı, doğum eyleminin ilerleyişi, hekime haber verilme ve hastanın değerlendirilme zamanları ile sezaryen kararı, ameliyathaneye giriş ve doğum saatleri birlikte incelenmelidir.

Doğum sırasında kardiyotokografi (KTG) ile kaydedilen fetal kalp hızı değişiklikleri, her durumda aynı müdahaleyi gerektirmez. Trasenin niteliği, bozukluğun süresi, gebelik haftası, doğumun evresi, eşlik eden klinik bulgular ve alınan önlemlere verilen yanıt birlikte değerlendirilmelidir. Bununla birlikte acil doğum gerektiren bulguların zamanında fark edilmemesi veya gerekli müdahalenin geciktirilmesi hukuki sorumluluk doğurabilir.

Vajinal doğumun denenmesi veya sürdürülmesi de tek başına tıbbi uygulama hatası değildir. Doğum yöntemi belirlenirken annenin sağlık durumu, fetüsün tahmini ağırlığı ve pozisyonu, önceki doğumlar ve rahim ameliyatları, doğum eyleminin ilerlemesi ve fetal iyilik hâli dikkate alınmalıdır.

Sezaryen endikasyonu ortaya çıktığı hâlde vajinal doğumun sürdürülmesi, somut klinik koşullara göre kusur değerlendirmesine konu olabilir. Ancak gecikmenin varlığının belirlenmesi yeterli değildir; gecikme ile anne veya bebekte meydana gelen zarar arasındaki nedensellik bağı da ayrıca ortaya konulmalıdır.

Omuz Distosisi

Omuz distosisi, bebeğin başı doğduktan sonra omuzların takılması nedeniyle doğumun tamamlanabilmesi için ek obstetrik manevraların gerektiği acil bir durumdur. Her zaman önceden öngörülmesi veya önlenmesi mümkün değildir.

İri bebek, maternal diyabet, önceki doğumda omuz distosisi yaşanması ve doğum eyleminin uzaması gibi risk faktörleri bulunmakla birlikte, bu durum herhangi bir risk faktörü bulunmayan gebeliklerde de gelişebilir. Dolayısıyla omuz distosisinin meydana gelmesi tek başına hekim kusurunu göstermez.

Hukuki değerlendirmede gebelik süresince risk faktörlerinin nasıl değerlendirildiği, doğum yöntemine ilişkin kararın hangi bulgulara dayandığı ve omuz distosisi geliştiğinde müdahalenin nasıl gerçekleştirildiği önem taşır. Durumun zamanında tanınması, yardım çağrılması, uygun obstetrik manevraların uygulanması, sakıncalı çekme hareketleri ve fundal basıdan kaçınılması ile yenidoğan ekibinin müdahaleye katılması incelenmelidir.

Doğum sırasında uygulanan manevraların sırası ve zamanlaması, bebeğin başı ile gövdesinin doğum saatleri, müdahaleye katılan sağlık personeli ve yenidoğanın ilk muayene bulguları tıbbi kayıtlarda gösterilmelidir.

Brakiyal Pleksus Yaralanmaları

Doğumdan sonra bebeğin kolunda hareket kaybı görülmesi, brakiyal pleksus yaralanması veya Erb paralizisi şüphesini gündeme getirebilir. Ancak bu hasarın bulunması tek başına doğum ekibinin aşırı veya hatalı çekme kuvveti uyguladığını kanıtlamaz.

Brakiyal pleksus yaralanmaları omuz distosisiyle ilişkili olabileceği gibi, omuz distosisi bulunmayan doğumlarda ve nadiren sezaryen sırasında da meydana gelebilir. Bununla birlikte yaralanmanın bilinen bir doğum komplikasyonu olması, uygulanan müdahalelerin tıbbi standartlara uygunluğunun araştırılmasına engel değildir.

Bu dosyalarda bebeğin tahmini ve gerçek doğum ağırlığı, doğumun mekanizması, omuz distosisi bulunup bulunmadığı, uygulanan manevralar ve çekme hareketleri, sinir hasarının niteliği, ağırlığı ve sonraki klinik seyri birlikte değerlendirilmelidir.

Özellikle kalıcı sinir hasarı bulunan vakalarda, yaralanmanın oluşum mekanizması ve olası nedenleri konusunda yeterli bilimsel değerlendirme yapılmadan yalnızca doğumun güç gerçekleşmiş olmasına dayanılarak kusur veya kusursuzluk sonucuna varılması doğru değildir.


Cerrahi ve Doğum Sonrası Komplikasyonlar

Sezaryen Sırasında Mesane Yaralanması

Sezaryen sırasında mesane yaralanması, özellikle geçirilmiş sezaryenler, yoğun yapışıklıklar, plasenta previa veya plasenta akreta spektrumu bulunan vakalarda ortaya çıkabilen bilinen bir cerrahi risktir. Bu nedenle mesanenin yaralanması tek başına cerrahi uygulama hatası anlamına gelmez.

Hukuki değerlendirmede hastanın önceki ameliyatları, anatomik güçlükler, cerrahinin acil veya planlı olması ve kullanılan cerrahi teknik incelenmelidir. Bunun yanında yaralanmanın ne zaman fark edildiği, uygun onarımın yapılıp yapılmadığı, gerektiğinde üroloji konsültasyonunun sağlanıp sağlanmadığı ve ameliyat sonrası takip önem taşır.

Jinekolojik Cerrahide Üreter ve Bağırsak Yaralanmaları

Histerektomi, miyomektomi, endometriozis cerrahisi ve jinekolojik onkoloji ameliyatları sırasında üreter veya bağırsak yaralanmaları meydana gelebilir. Özellikle geçirilmiş ameliyatlar, yoğun yapışıklıklar, ileri endometriozis, büyük kitleler ve anatomik yapının bozulduğu durumlarda bu risk artabilir.

Hukuki incelemede cerrahi endikasyonun doğruluğu, uygulanan tekniğin uygunluğu, risk faktörlerinin ameliyat öncesinde değerlendirilmesi ve yaralanmanın yönetimi araştırılmalıdır. Bazı yaralanmalar, gerekli özen gösterilmiş olsa dahi ameliyat sırasında fark edilmeyebilir. Bu nedenle yalnızca yaralanmanın sonradan saptanması kusur bulunduğunu göstermez.

Bununla birlikte ameliyat sonrası ağrı, ateş, idrar kaçağı, karın şişliği veya enfeksiyon bulgularının zamanında değerlendirilmemesi; gerekli tetkik, konsültasyon veya tedavinin geciktirilmesi komplikasyon yönetimi yönünden sorumluluk doğurabilir.

Sezaryen Sonrası Enfeksiyonlar

Sezaryen sonrası enfeksiyon gelişmesi, tek başına sağlık ekibinin kusurlu olduğunu göstermez. Ancak koruyucu antibiyotiğin uygun zamanda uygulanması, cerrahi alan hazırlığı, sterilizasyon koşulları, hastanın risk faktörleri ve ameliyat sonrası takip birlikte değerlendirilmelidir.

Enfeksiyon bulgularının zamanında fark edilmesi, gerekli tetkik ve tedavinin başlatılması, apse veya sepsis gelişmesi hâlinde uygun müdahalenin sağlanması önem taşır. Bu süreçte hekimin klinik uygulamaları ile hastanenin enfeksiyon kontrol organizasyonundan kaynaklanabilecek eksiklikler ayrı ayrı incelenmelidir.

18 Aralık 2025 tarihli ve 33111 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Yataklı Tedavi Kurumları Enfeksiyon Kontrol Yönetmeliği'nin 5 ve 6. maddeleri, enfeksiyon kontrol komitesinin oluşturulması ve görevlerini düzenlemektedir. Önceki tarihlerde meydana gelen olaylar ise olay tarihinde yürürlükte bulunan mevzuat çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Doğum Sonrası Kanama ve Acil Müdahale

Doğum sonrası kanama (postpartum hemoraji), annenin yaşamını tehdit edebilen ciddi bir obstetrik acildir. Kanamanın gelişmesi her durumda önlenebilir olmadığı gibi, tek başına tıbbi uygulama hatası anlamına da gelmez.

Hukuki sorumluluk değerlendirmesinde kanama riskinin önceden belirlenmesi, kan kaybının ve hastanın klinik durumunun zamanında değerlendirilmesi, uterus tonusu ve plasentanın kontrolü, gerekli ilaç ve kan ürünlerinin sağlanması, cerrahi müdahale kararının zamanlaması ile anestezi ve yoğun bakım desteği incelenmelidir.

Özellikle ağır kanamalarda sağlık ekibinin koordinasyonu ve hastanenin gerekli imkânları zamanında sağlayabilmesi önem taşır. Hekimin bireysel uygulamaları ile sağlık kuruluşunun organizasyonundan kaynaklanan eksiklikler ayrı değerlendirilmeli; ileri sürülen kusur ile meydana gelen zarar arasındaki nedensellik bağı araştırılmalıdır.


Aydınlatılmış Onam

Aydınlatmanın Kapsamı ve Zamanlaması

Aydınlatılmış onam, hastanın sağlık durumu, önerilen müdahalenin niteliği, amacı, beklenen yararları, önemli riskleri, alternatifleri ve müdahaleyi reddetmesinin muhtemel sonuçları hakkında anlayabileceği biçimde bilgilendirildikten sonra serbest iradesiyle karar vermesidir.

Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 15 ve 18. maddeleri uyarınca bilgilendirme, kural olarak tıbbi müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından sözlü olarak yapılmalıdır. Zorunlu durumlarda, gerekli açıklama yapılarak bilgilendirme yeterliliğine sahip başka bir sağlık meslek mensubu da bu görevi üstlenebilir. Kadın doğum uzmanının cerrahi müdahaleye ilişkin aydınlatmasının yanında, anestezi uzmanının kendi uygulamasına ilişkin bilgilendirmesi de önem taşır.

Hastaya yalnızca sık görülen komplikasyonların değil, gerçekleşme ihtimali düşük olsa dahi sonucu ağır olabilecek ve kararını etkileyebilecek risklerin de açıklanması gerekir. Özellikle doğurganlığın kaybı, kalıcı organ hasarı, yeniden ameliyat veya yoğun bakım gereksinimi gibi sonuçlar bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Bilgilendirme, kural olarak hastanın karar verebilmesine imkân sağlayacak makul bir süre önce yapılmalıdır. Planlı ameliyatlarda, hasta ameliyathaneye alınmadan hemen önce veya sedatif ilaçların etkisi altındayken imzalatılan formlar, aydınlatmanın zamanı ve hastanın karar verme yeterliliği bakımından tartışma yaratabilir. Acil müdahalelerde ise hastanın klinik durumu ve rızanın aranmayacağı yasal istisnalar dikkate alınmalıdır.

Standart bir onam formunun imzalanması, hastanın yeterince aydınlatıldığını her durumda kanıtlamaz. İşleme ve hastaya özgü risk açıklamalarının yapılması, hastanın sorularının cevaplandırılması ve bilgilendirmenin tıbbi kayıtlara yansıtılması önemlidir.

Sezaryen ve Vajinal Doğumda Aydınlatma

Doğum yöntemi belirlenirken hastaya önerilen yöntemin gerekçesi, beklenen yararları, önemli riskleri ve tıbben uygulanabilir alternatifleri açıklanmalıdır. Vajinal doğumun ve sezaryenin kendine özgü riskleri, hastanın bireysel özellikleri ve doğum sırasında başlangıçtaki planın değişebileceği konusunda bilgi verilmelidir.

Vajinal doğumun sürdürülmesi sırasında acil sezaryen, vakum veya başka bir obstetrik müdahale gerekli hâle gelebilir. Hastanın başlangıçta vajinal doğuma rıza göstermesi, daha sonra ortaya çıkan tıbbi gerekliliklerin göz ardı edilebileceği anlamına gelmez. Aynı şekilde hastanın sezaryen talep etmesi de hekimin tıbben uygun görmediği bir müdahaleyi gerçekleştirmek zorunda olduğu anlamına gelmez.

Karar verme yeterliliği bulunan hastanın önerilen müdahaleyi reddetme hakkı da bulunmaktadır. Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 25. maddesi uyarınca, reddin muhtemel sonuçları açıklanmalı ve bu durum yazılı olarak belgelendirilmelidir. Özellikle anne veya bebek açısından ciddi risk bulunan doğumlarda, hastaya yapılan açıklamaların ve gelişen klinik tablonun eş zamanlı kaydedilmesi önem taşır.

Jinekolojik Cerrahide Üreme Kapasitesine İlişkin Onam

Histerektomi, miyomektomi, yumurtalık ve tüplere yönelik cerrahi müdahaleler hastanın gelecekteki üreme kapasitesini ve bazı durumlarda hormonal durumunu etkileyebilir. Bu nedenle hastaya müdahalenin kapsamı, doğurganlık üzerindeki muhtemel sonuçları, organ koruyucu alternatifler ve ameliyat sırasında karşılaşılabilecek öngörülebilir riskler açıklanmalıdır.

Örneğin yumurtalık kistinin çıkarılması amacıyla planlanan bir ameliyatta, yumurtalığın tamamının alınmasını gerektirebilecek bir durum öngörülebiliyorsa bu ihtimal ameliyat öncesinde hastayla görüşülmelidir. Hastanın yalnızca genel olarak ameliyata değil, mümkün olduğu ölçüde öngörülen müdahalenin kapsamına da rıza göstermesi gerekir.

Sterilizasyonda Rıza ve Özel Koşullar

Tüplerin bağlanması gibi sterilizasyon işlemlerinde yöntemin kalıcı niteliği, başarısızlık ve yeniden gebelik ihtimali, dış gebelik riski ve geri dönüşün her zaman mümkün olmadığı hastaya açıklanmalıdır.

2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'un 4 ve 6. maddeleri uyarınca sterilizasyon, tıbbi sakınca bulunmaması hâlinde ergin kişinin isteğine bağlı olarak gerçekleştirilebilir. Kişinin evli olması durumunda eşin de rızası aranır. Ancak eşin rızası, işlemin uygulanacağı kişinin kendi rızasının yerine geçmez.

Sterilizasyon için verilen rıza, sezaryen veya başka bir jinekolojik ameliyata ilişkin genel onamın içinde varsayılamaz. İşleme özgü, açık ve serbest iradeye dayanan rızanın alınması gerekir.

Prenatal Tarama ve Tanı İşlemlerinde Aydınlatma

Gebelik takibinde hastaya yalnızca önerilen testin adı değil, testin amacı, kapsamı ve sınırları da açıklanmalıdır. İkili ve üçlü tarama testleri ile hücre dışı fetal DNA (NIPT) testinin tarama niteliğinde olduğu; kesin tanı koymadığı belirtilmelidir.

Amniyosentez veya koryon villus örneklemesi gibi invaziv tanı yöntemleri önerildiğinde ise işlemin sağlayabileceği tanısal bilgi, tıbbi riskleri ve alternatifleri açıklanmalıdır. Testlerin yanlış pozitif veya yanlış negatif sonuç verme ihtimali, belirli anomalileri saptayamaması ve ileri inceleme gerekliliği de aydınlatmanın kapsamına girebilir.

Hekimin sağlıklı çocuk doğacağını garanti etme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Bununla birlikte mevcut bilimsel imkânlara uygun seçeneklerin hastaya açıklanması ve hastanın bilinçli karar vermesinin sağlanması gerekir.

Gebeliğin Sonlandırılmasında Rıza ve İzin

Gebeliğin sonlandırılmasına ilişkin işlemlerde aydınlatılmış onamın yanında 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'un öngördüğü koşullar da dikkate alınmalıdır.

Kanun'un 5. maddesinde, gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar, annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca bulunmaması hâlinde isteğe bağlı rahim tahliyesi düzenlenmiştir. On haftayı aşan gebeliklerde ise Kanun'da belirtilen tıbbi nedenler ve bunların belgelendirilmesine ilişkin özel koşullar geçerlidir.

Kanun'un 6. maddesi uyarınca, isteğe bağlı gebelik tahliyesinde gebe kadının rızası, evli olması hâlinde ayrıca eşin rızası aranır. Küçükler ve Kanun'da belirtilen vesayet altındaki kişiler bakımından ek rıza ve izin koşulları bulunmaktadır. Tıbbi zorunluluk ve derhal müdahale gerektiren acil durumlar ise ilgili özel hükümler çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Hastaya müdahalenin yöntemi, muhtemel riskleri, alternatifleri ve gebeliğin devamının veya sonlandırılmasının tıbbi sonuçları hakkında da bilgi verilmelidir.

Ameliyat Sırasında Müdahalenin Kapsamının Değişmesi

Hastanın bir cerrahi müdahaleye rıza göstermesi, hekime öngörülen işlemin kapsamını sınırsız biçimde genişletme yetkisi vermez. Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 31. maddesi uyarınca müdahale, kural olarak verilen rızanın sınırları içinde gerçekleştirilmelidir.

Bununla birlikte ameliyat sırasında müdahalenin genişletilmemesi hâlinde hastanın bir organının kaybına veya işlevini yerine getiremez hâle gelmesine yol açabilecek tıbbi zorunluluk ortaya çıkarsa, Yönetmelik'te öngörülen koşullarda rıza aranmaksızın müdahale genişletilebilir.

Örneğin doğum sırasında gelişen ve diğer yöntemlerle kontrol edilemeyen, annenin yaşamını tehdit eden ağır kanama nedeniyle acil histerektomi yapılması gerekebilir. Bu durumda müdahalenin tıbbi zorunluluğu, alternatiflerin uygulanabilirliği ve alınan kararın gerekçesi değerlendirilmelidir.

Ameliyatın kapsamının genişletilmesi gerektiğinde, bu kararın dayandığı klinik bulguların, müdahalenin neden ertelenemediğinin ve gerçekleştirilen işlemlerin ameliyat notunda açıklanması önem taşır.

Elektronik Ortamda Aydınlatılmış Onam

24 Temmuz 2025 tarihli ve 32965 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 7557 sayılı Kanun ile 1219 sayılı Kanun'un 70. maddesinde yapılan değişiklik, tıbbi müdahaleye ilişkin rızanın elektronik ortamda da alınabilmesine imkân tanımıştır.

Yeni düzenleme kapsamında hastanın rızası, gerekli koşullar sağlandığında e-Nabız veya sağlık tesisinin elektronik haberleşme aracı üzerinden, ilgili tıbbi müdahaleye özgü SMS doğrulamasıyla alınabilmektedir. Elektronik onamın tamamlanabilmesi için Yönetmelik'te öngörülen doğrulama işleminin gerçekleştirilmesi gerekir. Elektronik kayıtların tarih, saat, işlem ve doğrulama bilgileriyle birlikte korunması da önem taşımaktadır.

Ancak elektronik ortamda rıza alınabilmesi, hastanın sözlü olarak bilgilendirilmesi yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır. Hastanın bir SMS koduyla rıza vermesi, müdahalenin önemli risklerinin ve alternatiflerinin kendisine yeterince açıklandığını tek başına kanıtlamaz.

Yeni düzenleme, yürürlüğe girdiği tarihten önce gerçekleşen müdahalelerin onam süreçlerine geçmişe dönük olarak uygulanmamalıdır. Ayrıca sterilizasyon ve gebeliğin sonlandırılması gibi işlemlerde öngörülen özel rıza ve izin koşulları da geçerliliğini korumaktadır.

Aydınlatılmış Onamın Malpraktis Davalarında Değerlendirilmesi

Bir tıbbi müdahalenin bilimsel standartlara uygun biçimde gerçekleştirilmiş olması, aydınlatılmış onam yükümlülüğünün de yerine getirildiğini kendiliğinden göstermez. Tıbbi uygulamanın uygunluğu ile hastanın yeterince bilgilendirilerek geçerli rıza verip vermediği ayrı hukuki değerlendirmeler gerektirir.

Aynı şekilde hastanın bir müdahaleye rıza göstermesi, hekimin kusurlu tıbbi uygulamasını hukuka uygun hâle getirmez. Hasta, tıp kurallarına uygun müdahalenin açıklanmış risklerini kabul edebilir; hekimin gerekli dikkat ve özeni göstermemesinin sonuçlarını önceden üstlenmiş sayılmaz.

Malpraktis davalarında aydınlatmanın ispatı bakımından yalnızca onam formu değil; poliklinik ve ameliyat öncesi değerlendirme kayıtları, hastaya özgü risk açıklamaları, bilgilendirmenin zamanı, hastanın tercihleri ve ret beyanları da önem taşır. Elektronik onam kullanılan müdahalelerde ilgili doğrulama ve işlem kayıtları da incelemeye dâhil edilmelidir.

Bu nedenle bir bilirkişi raporunda meydana gelen sonucun komplikasyon olduğunun belirtilmesi, aydınlatılmış onam yönünden yapılması gereken hukuki değerlendirmeyi ortadan kaldırmaz. Hastanın hangi müdahaleye, hangi bilgiler doğrultusunda ve hangi koşullarda rıza gösterdiği ayrıca araştırılmalıdır.


Organizasyon, Kayıt ve Delil

Doğum ve Ameliyat Ekibinde Organizasyon Sorumluluğu

Kadın doğum hizmeti çoğu zaman tek bir hekim tarafından değil, farklı uzmanlık alanlarından sağlık çalışanlarının katıldığı bir ekip tarafından sunulur. Doğum veya ameliyat sürecinde kadın doğum uzmanı, ebe, hemşire, anestezi ekibi, yenidoğan uzmanı, ameliyathane personeli ve hastane yönetiminin farklı görev ve sorumlulukları bulunabilir.

Sağlık kuruluşunun organizasyon kusuru; gerekli personelin, tıbbi donanımın veya hizmet koordinasyonunun sağlanamaması nedeniyle hastanın ihtiyaç duyduğu sağlık hizmetinin gereği gibi sunulamamasıdır. Nöbetçi uzman hekime ulaşılamaması, ameliyathanenin zamanında hazırlanamaması, anestezi ekibinin gecikmesi, kan ürünlerinin temin edilememesi veya gerekli yenidoğan desteğinin sağlanamaması bu kapsamda değerlendirilebilir.

Ancak sağlık hizmetinin ekip tarafından sunulması, bütün sağlık çalışanlarının meydana gelen zarardan otomatik olarak sorumlu olduğu anlamına gelmez. Hekimin görev ve yetki alanı, organizasyon eksikliğini bilip bilmediği, gerekli uyarı veya sevk girişimlerinde bulunma imkânı ve zararın ortaya çıkmasındaki etkisi ayrı ayrı incelenmelidir. Sağlık kuruluşunun personel, donanım ve hizmet organizasyonuna ilişkin yükümlülükleri de bu değerlendirmeden bağımsız tutulmamalıdır.

Kadın Doğum Dosyalarında Tıbbi Kayıtlar

Malpraktis davalarında tıbbi süreç çoğu zaman olaydan yıllar sonra incelendiğinden, kayıtların eksiksiz ve güvenilir olması büyük önem taşır. Özellikle gebelik takibinden doğuma ve yenidoğan dönemine kadar uzanan sürecin kronolojik olarak ortaya konulabilmesi gerekir.

Gebelik takip kayıtları, ultrason ve Doppler incelemeleri, tarama ve tanı testleri, doğum öncesi NST kayıtları, doğum eylemine ilişkin kardiyotokografi (KTG) traseleri, partograf, ebe ve hemşire gözlem formları bu incelemenin temel belgeleridir. Sezaryen veya acil müdahale söz konusu olduğunda hekime haber verilme zamanı, konsültasyon kayıtları, sezaryen karar saati, ameliyathaneye giriş ve doğum saatleri, ameliyat ve anestezi notları da birlikte değerlendirilmelidir.

Anneye ait kayıtların yanında yenidoğanın ilk muayene ve canlandırma kayıtları, yoğun bakım dosyası, görüntüleme sonuçları ve gerektiğinde plasenta patolojisi de incelenmelidir. Sevk edilen hastalarda sevk gerekçesi, ambulans kayıtları ve hastanın kabul edildiği kurumdaki tıbbi belgeler önem taşır.

Yalnızca epikriz veya ameliyat notu üzerinden yapılan inceleme, tıbbi sürecin bütününü ortaya koymayabilir. Klinik olarak doğru bir işlem gerçekleştirilmiş olsa dahi bunun kaydedilmemesi, hekimin veya sağlık kuruluşunun savunmasını güçleştirebilir. Bununla birlikte kayıt eksikliği, tek başına tıbbi uygulama hatasının veya meydana gelen zararla nedensellik bağının kanıtı değildir.

Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 16. maddesi uyarınca hasta, sağlık durumuna ilişkin kayıtları inceleme ve bunların bir suretini alma hakkına sahiptir. Olası bir uyuşmazlıkta tıbbi kayıtların yanı sıra elektronik işlem bilgileri, kayıtların oluşturulma ve değiştirilme zamanları ile ilgili diğer belgelerin de gerektiğinde incelenebilmesi önemlidir.

Malpraktis Davalarında Bilirkişi İncelemesi

Kadın doğum malpraktis davalarında bilirkişi incelemesi, olayın tıbbi yönden aydınlatılması ve ileri sürülen uygulama hatasının değerlendirilmesi bakımından belirleyici öneme sahiptir. Ancak bir bilirkişi raporunun yeterli kabul edilebilmesi için yalnızca hekimin kusurlu veya kusursuz olduğu yönünde sonuç içermesi yeterli değildir.

Raporda, olay tarihindeki tıbbi standartlar açıklanmalı, klinik süreç kronolojik olarak incelenmeli ve hangi davranışın neden uygun veya standart dışı kabul edildiği somut tıbbi bulgularla gerekçelendirilmelidir. Meydana gelen zarar ile ileri sürülen işlem veya ihmal arasındaki nedensellik bağı da alternatif nedenler dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Örneğin sezaryenin geciktiği iddia edilen bir dosyada, yalnızca doğumun geç gerçekleştirildiğinin belirtilmesi yeterli değildir. Sezaryen endikasyonunun hangi bulgularla ve ne zaman ortaya çıktığı, izlenen klinik sürecin tıbben uygunluğu ve iddia edilen gecikmenin meydana gelen zararla ilişkisi açıklanmalıdır.

İncelemenin konusu birden fazla uzmanlık alanını ilgilendiriyorsa bilirkişi heyetinin buna uygun oluşturulması gerekir. Prenatal tanı, yenidoğanda nörolojik hasar, anestezi komplikasyonu veya jinekolojik cerrahide organ yaralanması gibi uyuşmazlıklarda ilgili branşların bilimsel değerlendirmesine ihtiyaç duyulabilir.

Bilirkişinin görevi tıbbi olayları, uygulanan işlemleri ve bilimsel standartları açıklamaktır. Hukuki sorumluluğun belirlenmesi ise mahkemeye aittir. Bu nedenle gerekçesiz kusur değerlendirmeleri, dosyadaki önemli kayıtların incelenmemesi, alternatif nedenlerin tartışılmaması veya uzmanlık alanı yönünden yetersiz inceleme yapılması hâlinde bilirkişi raporuna yönelik itirazların somut eksiklikler üzerinden ortaya konulması gerekir.


Malpraktiste Hukuki Süreçler

Kadın Doğumda Malpraktis İddiasında Hangi Hukuki Süreçler Gündeme Gelebilir?

Kadın doğum alanında meydana gelen bir olay, sağlık kuruluşunun niteliğine, hekimin çalışma statüsüne, zararın türüne ve başvurunun amacına göre birden fazla hukuki sürece konu olabilir.

Aynı olay nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebi, ceza soruşturması, Mesleki Sorumluluk Kurulu incelemesi, disiplin soruşturması, Sağlık Bakanlığı veya il sağlık müdürlüğü denetimi, tabip odası incelemesi ve mesleki sorumluluk sigortası süreci birlikte veya farklı zamanlarda gündeme gelebilir.

Bu süreçler birbirinin alternatifi değildir. Her sürecin amacı, tarafları, görevli mercii ve değerlendirme ölçütleri farklıdır.

Kadın Doğum Doktoruna Veya Hastaneye Dava Açılabilir Mi?

Kadın doğum malpraktisi nedeniyle maddi ve manevi tazminat talep edilebilir.

Ancak davanın kime karşı ve hangi mahkemede açılacağı, sağlık hizmetinin sunulduğu kuruluşun hukuki niteliğine ve hekimin çalışma statüsüne göre değişir.

Özel Hastanede Doğum Hatası Davası Kime Karşı Açılır?

Özel hastane, özel tıp merkezi veya muayenehanede sunulan sağlık hizmetleri kural olarak özel hukuk ilişkisi niteliğindedir.

Somut olayın özelliklerine göre müdahaleyi gerçekleştiren hekim, özel hastane veya tıp merkezi, sağlık kuruluşunu işleten şirket ve organizasyon ya da ekip kusurunda sorumluluğu bulunan diğer kişiler aleyhine maddi ve manevi tazminat talebinde bulunulabilir.

Hekim ile özel sağlık kuruluşunun aynı olaydan birlikte sorumlu olup olmadığı; hastanın kiminle hukuki ilişki kurduğu, hekimin çalışma biçimi, sağlık hizmetinin nasıl organize edildiği ve zarara neden olduğu ileri sürülen eylemin niteliği dikkate alınarak belirlenir.

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, ticari veya mesleki amaçla hizmet sunanlarla tüketiciler arasında kurulan hukuki işlemleri tüketici işlemi kapsamında düzenlemektedir. Özel sağlık hizmetlerinden doğan malpraktis uyuşmazlıklarının önemli bir bölümü bu çerçevede tüketici mahkemelerinde görülmektedir.

Özel Hastaneye Veya Hekime Dava Açmadan Önce Arabulucuya Başvurmak Zorunlu Mudur?

Tüketici mahkemesinde görülecek özel hastane veya hekim kaynaklı malpraktis uyuşmazlığında, dava açılmadan önce kural olarak dava şartı arabuluculuğa başvurulması gerekir.

6502 sayılı Kanun’un 73/A maddesi uyarınca, kanunda belirtilen istisnalar dışında tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.

Bu kapsamda hasta veya yakınları, tazminat davası açmadan önce arabuluculuk bürosuna başvurmalıdır.

Arabuluculuk başvurusunda somut olaya göre hekim, özel hastane veya tıp merkezi, sağlık kuruluşunu işleten şirket ve birlikte sorumlu olduğu düşünülen diğer kişiler taraf olarak gösterilmelidir.

Tarafların anlaşamaması hâlinde arabulucu tarafından son tutanak düzenlenir. Bu tutanağın ardından tüketici mahkemesinde tazminat davası açılabilir.

Dava şartı arabuluculuğa başvurulmadan doğrudan dava açılması hâlinde dava şartı eksikliği gündeme gelir.

Arabuluculuk, tarafların mutlaka anlaşmak zorunda olduğu bir süreç değildir. Arabulucu hekimin kusurlu olup olmadığına karar vermez, tıbbi bilirkişi incelemesi yapmaz, taraflardan birine bağlayıcı bir çözüm dayatmaz ve mahkeme gibi hüküm kurmaz.

Sürecin amacı, tarafların dava açılmadan önce uyuşmazlığı müzakere edebilecekleri hukuki bir zemin oluşturmaktır.

Malpraktis Arabuluculuk Anlaşmasında Nelere Dikkat Edilmelidir?

Anlaşma sağlanması hâlinde;

• ödenecek tazminatın türü ve miktarı,

• ödeme zamanı ve yöntemi,

• tedavi ve bakım giderleri,

• gelecekte doğabilecek zararlar,

• sigorta şirketinin sorumluluğu,

• karşılıklı ibra ve feragat hükümleri,

• vekâlet ücreti ve diğer giderler

açık ve tereddüde yer vermeyecek biçimde düzenlenmelidir.

Özellikle ağır doğum zararlarında kalıcı maluliyet oranı, tedavi süreci, gelecekteki bakım ihtiyacı, çalışma gücü kaybı, rehabilitasyon veya yardımcı cihaz giderleri henüz kesinleşmeden geniş kapsamlı bir ibra verilmesi, hasta veya yakınları bakımından ileride doğabilecek hak kayıplarına neden olabilir.

Bu nedenle arabuluculuk anlaşmasının yalnızca mevcut zararları değil, gelecekte ortaya çıkması makul biçimde öngörülebilen zararları da dikkate alması gerekir.

Arabuluculuk, Ceza Soruşturmasını veya Mesleki Sorumluluk Kurulu Sürecini kapsar mı?

Dava şartı arabuluculuk, özel sağlık hizmetinden doğan özel hukuk ve tazminat uyuşmazlığına ilişkindir.

Arabuluculuk başvurusu; Cumhuriyet başsavcılığına yapılan ceza şikâyetinin, ceza soruşturmasının, Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından yürütülen soruşturma izni incelemesinin ve disiplin ya da idari denetim süreçlerinin yerine geçmez.

Tarafların tazminat konusunda anlaşması da ceza soruşturmasını her durumda ve kendiliğinden sona erdirmez.

Ceza sorumluluğu şahsi olup, şikâyet, uzlaştırma ve soruşturmanın devamı bakımından isnat edilen suçun niteliğine göre ayrıca değerlendirme yapılır.

Kamu Hastanelerindeki Uyuşmazlıklarda Zorunlu Arabuluculuk Uygulanır mı?

Kamu hastanesi veya devlet üniversitesi hastanesinde kamu hizmetinin sunulmasından doğan tazminat talepleri kural olarak idari yargının görev alanındadır.

Bu uyuşmazlıklarda tüketici mahkemelerine özgü dava şartı arabuluculuk sistemi uygulanmaz.

Kamu sağlık hizmetinden doğan zararlar bakımından, ilgili idareye kanuni süre içinde başvuru yapılması ve koşulları oluştuğunda idari yargıda tam yargı davası açılması gerekir.

Bu nedenle arabuluculuk zorunluluğu değerlendirilirken öncelikle sağlık kuruluşunun özel veya kamu kuruluşu olup olmadığı, hekimin çalışma statüsü, sağlık hizmetinin hangi hukuki ilişki kapsamında sunulduğu ve davanın hangi yargı kolunda görüleceği belirlenmelidir.

Vakıf üniversitesi hastanelerinde ise kurumun hukuki yapısı, tedavinin sunuluş biçimi ve taraflar arasındaki ilişkinin niteliği ayrıca incelenmelidir.

Devlet Hastanesindeki Doğum Hatasında Dava Kime Açılır?

Kamu hastaneleri ve devlet üniversitesi hastanelerinde kamu görevlilerinin sunduğu sağlık hizmetinden doğan tazminat talepleri kural olarak doğrudan hekime değil, ilgili idareye yöneltilir.

Bu uyuşmazlıklarda gerekli idari başvurunun ardından idari yargıda tam yargı davası gündeme gelebilir.

Hekimin kamu görevlisi olması, ceza veya disiplin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ancak hastanın tazminat talebinin muhatabı ve görevli yargı kolu özel sağlık kuruluşlarına göre farklıdır.

Kadın Doğum Malpraktisinde Ceza Soruşturması Nasıl Başlar?

Anne veya bebeğin yaralanması ya da ölümü hâlinde hasta, hasta yakınları veya diğer ilgililer Cumhuriyet başsavcılığına şikâyette bulunabilir. Savcılık da ihbar, hastane bildirimi veya başka bir yolla olaydan haberdar olabilir.

Ancak savcılığa şikâyet yapılması ile sağlık meslek mensubu hakkında ceza soruşturmasının doğrudan ve herhangi bir izin süreci olmaksızın yürütülmesi aynı şey değildir.

3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nun Ek 18. maddesi uyarınca, sağlık meslek mensuplarının mesleklerini icra ederken gerçekleştirdikleri tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılacak ceza soruşturmalarında, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesindeki özel soruşturma usulüne tabi kişiler dışında, Mesleki Sorumluluk Kurulunun soruşturma izni gerekir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu Yönetmeliği; kamu ve özel sağlık kurum ve kuruluşları ile devlet ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim, diş hekimi ve diğer sağlık meslek mensuplarının soruşturma ve rücu süreçlerine ilişkin iş ve işlemleri kapsamaktadır.

Süreç genel olarak şu şekilde ilerler:

1. Olay, şikâyet, ihbar veya başka bir yolla Cumhuriyet Başsavcılığına ulaşır.

2. Savcılık, isnadın sağlık meslek mensubunun mesleğini icra ederken gerçekleştirdiği tıbbi işlem veya uygulamadan kaynaklanıp kaynaklanmadığını değerlendirir.

3. Olay soruşturma izni kapsamında ise dosya, izin işlemleri için Mesleki Sorumluluk Kuruluna gönderilir.

4. Kurul, olay hakkında ön inceleme yapar veya yaptırır.

5. Ön inceleme sonucunda soruşturma izni verilmesine, verilmemesine veya başvurunun işleme konulmamasına karar verilir.

6. Soruşturma izni verilmesi ve varsa itiraz sürecinin tamamlanması hâlinde savcılık, sağlık meslek mensubu yönünden ceza soruşturmasını yürütür.

7. Toplanan delillere göre yeterli şüphe bulunursa iddianame düzenlenir; yeterli şüphe bulunmazsa kovuşturmaya yer olmadığına karar verilir.

Mesleki Sorumluluk Kurulunun soruşturma izni vermesi, hekimin tıbbi hata yaptığının veya isnat edilen suçu işlediğinin kabul edildiği anlamına gelmez.

İzin kararı, olayın savcılık tarafından ceza soruşturmasına konu edilmesini sağlayan idari nitelikte bir usul kararıdır.

Benzer şekilde soruşturma izni verilmemesi; maddi ve manevi tazminat, disiplin, idari denetim veya sigorta süreçlerini kendiliğinden sona erdirmez. Her sorumluluk alanı kendi hukuki koşulları ve ispat ölçütleri içinde değerlendirilir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu Ön İncelemesi Nasıl Yapılır?

Mesleki Sorumluluk Kurulu, soruşturma izni hakkında karar vermeden önce olayın niteliğine göre ön inceleme yapar veya yetkili kişiler aracılığıyla yaptırır.

Ön inceleme sırasında hasta dosyası ve tıbbi kayıtlar, gebelik takipleri, doğumhane ve ameliyat belgeleri, NST ve fetal izlem kayıtları, sağlık çalışanlarının açıklamaları, kurumun organizasyon ve işleyişine ilişkin belgeler ile gerekli görülen uzmanlık görüşleri incelenebilir.

Ön incelemenin amacı, hekimin cezai sorumluluğu hakkında nihai hüküm kurmak değildir. Amaç, ileri sürülen iddianın ceza soruşturması yürütülmesini gerektirecek nitelikte olup olmadığını değerlendirmektir.

Bu aşamada hekimin açıklaması yalnızca “kusurum yoktur” şeklindeki sonuç cümlesinden ibaret olmamalıdır. Klinik süreç, zaman çizelgesi, görev paylaşımı, kararların tıbbi gerekçeleri, uygulanan standartlar, komplikasyon ihtimali, komplikasyon yönetimi ve illiyet bağı tıbbi kayıtlarla birlikte ortaya konulmalıdır.

Mesleki Sorumluluk Kurulunun Kararına İtiraz Edilebilir mi?

Mesleki Sorumluluk Kurulunun soruşturma izni verilmesine ilişkin kararına, hakkında inceleme yapılan sağlık meslek mensubu itiraz edebilir. Soruşturma izni verilmemesine ilişkin karara karşı Cumhuriyet başsavcılığı veya şikâyetçi; başvurunun işleme konulmaması kararına karşı ise şikâyetçi itiraz hakkına sahiptir.

15 Haziran 2022 tarihli ve 31867 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Sağlık Meslek Mensuplarının Tıbbî İşlem ve Uygulamaları Nedeniyle Soruşturulmasına ve İdarece Ödenen Tazminatın Rücu Edilmesine Dair Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 11. maddesine göre itiraz süresi, Kurul kararının tebliğinden itibaren on gündür. İtiraz mercii Ankara Bölge İdare Mahkemesidir.

Soruşturma iznine tabi bir işlem nedeniyle hekimin şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınması ve hakkında ceza soruşturması yürütülmesi, kanuni izin usulü çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bununla birlikte soruşturma izni mekanizması, suç ihbarının kayda alınmasını veya gecikmesinde sakınca bulunan delillerin korunmasına yönelik işlemleri engellemez.

Özellikle hekimin tanık sıfatıyla dinlenmek istendiği durumlarda, kendisine fiilen bir suç isnadı yöneltilip yöneltilmediği ve savunma haklarının korunup korunmadığı ayrıca incelenmelidir.

Soruşturma İzni Alınmadan Hekimin İfadesi Alınabilir Mi?

Soruşturma iznine tabi bir tıbbi işlem veya uygulama nedeniyle sağlık meslek mensubunun şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınması ve kişi hakkında ceza soruşturmasının yürütülmesi izin usulüne tabidir.

Bununla birlikte olayın savcılığa bildirilmesi, şikâyetin kayda alınması ve gecikmesinde sakınca bulunan delillerin korunmasına yönelik işlemler izin mekanizmasından ayrı değerlendirilmelidir.

Soruşturma izni sistemi; sağlık kayıtlarının temin edilmesini, kamera görüntüsü gibi kaybolabilecek delillerin korunmasını, ölüm hâlinde ölü muayenesi veya otopsi yapılmasını ve olay yerindeki maddi delillerin kayda alınmasını engelleyen bir düzenleme olarak yorumlanmamalıdır.

Olayda görev alan hekimin tanık sıfatıyla dinlenmek istenmesi hâlinde ise kişinin olay içindeki konumu dikkatle belirlenmelidir.

Fiilen kendisine yöneltilmiş bir isnat bulunuyorsa, kişinin tanık sıfatı altında kendi aleyhine açıklamada bulunmaya zorlanması savunma hakkı ve kendi kendini suçlamama ilkesi bakımından sorun yaratabilir.

Bu nedenle;

• kişinin tanık mı, şüpheli mi kabul edildiği,

• isnadın doğrudan kişinin tıbbi işlemine yönelip yönelmediği,

• hakkında soruşturma izni istenip istenmediği,

• beyan talebinin hangi usule dayandığı açıkça belirlenmelidir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu Prosedürü Kimler Hakkında Uygulanır?

Mesleki Sorumluluk Kurulu sistemi yalnızca kamu hastanelerinde çalışan sağlık meslek mensuplarıyla sınırlı değildir. Kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan hekim, diş hekimi ve diğer sağlık meslek mensuplarının, mesleklerini icra ederken gerçekleştirdikleri tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yürütülecek ceza soruşturmaları bu sistem kapsamında değerlendirilebilir.

Bununla birlikte 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesinde düzenlenen özel soruşturma usulüne tabi üniversite personeli, 3359 sayılı Kanun’un Ek 18. maddesindeki soruşturma izni sistemi bakımından istisna oluşturur. Bu nedenle devlet veya vakıf üniversitesinde çalışan bir hekimin yalnızca kurum adına bakılarak MSK sistemine tabi olduğu kabul edilmemeli; akademik unvanı, görev statüsü ve olay tarihinde bağlı bulunduğu soruşturma usulü ayrıca belirlenmelidir.

Her dosyada öncelikle sağlık meslek mensubunun görev yaptığı kurum, kamu görevlisi, özel sektör çalışanı veya akademik personel statüsü, isnat edilen eylemin tıbbi işlem ve uygulama kapsamında olup olmadığı ve 2547 sayılı Kanun’un 53. maddesindeki özel usule tabi bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.

Kadın Doğum Vakalarında Hangi İddialar Ceza Soruşturmasına Konu Olabilir?

Kadın doğum vakalarında ceza soruşturmaları çoğunlukla taksirle yaralama, taksirle ölüme neden olma, görevi kötüye kullanma veya sağlık kayıtlarının gerçeğe aykırı düzenlenmesi ya da sonradan değiştirilmesi iddiaları çerçevesinde gündeme gelebilir.

Ancak anne veya bebekte ölüm ya da ağır yaralanma meydana gelmesi, tek başına cezai sorumluluk doğurmaz.

Ceza sorumluluğu şahsidir. Her sağlık çalışanının görev ve yetkisi, olaydan ne zaman haberdar olduğu, hastayı değerlendirme ve müdahale imkânı, gerçekleştirdiği veya gerçekleştirmediği işlem, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranıp davranmadığı ve meydana gelen sonuca nedensel katkısı ayrı ayrı belirlenmelidir.

Özellikle ekip hâlinde sunulan kadın doğum hizmetlerinde kişinin yalnızca nöbette olması, sağlık kuruluşunda görev yapması veya kayıtlarda adının bulunması ceza sorumluluğu için yeterli değildir.

Soruşturma İzni Verilmesi Hekimin Kusurlu Olduğu Anlamına Gelir Mi?

Soruşturma izni verilmesi; hekimin tıbbi hata yaptığının, zarardan hukuken sorumlu olduğunun veya isnat edilen suçun oluştuğunun kesin olarak kabul edildiği anlamına gelmez.

Kurul bu aşamada olayın savcılık tarafından araştırılmasını gerektirip gerektirmediğini değerlendirir.

Cezai sorumluluğa ilişkin asıl değerlendirme; soruşturma izninden sonra savcılık tarafından toplanacak deliller, tıbbi kayıtlar, uzman ve bilirkişi görüşleri ile dava açılması hâlinde ceza mahkemesince yapılır.

Kamu Tarafından Ödenen Tazminat Hekime Rücu Edilir Mi?

Kamu sağlık hizmetinden kaynaklanan bir zarar nedeniyle idarenin hastaya veya yakınlarına tazminat ödemesi, bu tutarın kendiliğinden hekimden tahsil edileceği anlamına gelmez.

3359 sayılı Kanun'un Ek 18. maddesi ile 5 Haziran 2025 tarihli ve 32921 sayılı Resmî Gazete'de değiştirilen Yönetmeliğin 12. maddesi kapsamında, hekime şahsen yöneltilecek rücu talebi ile sigorta şirketinden yapılacak tahsilat birbirinden ayrılmalıdır.

Yönetmeliğin 12/2. maddesi uyarınca, kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan sağlık meslek mensuplarına şahsen rücu edilmesi, kasten görevin gereklerine aykırı davranarak görevi kötüye kullandıklarının kesinleşmiş ceza mahkemesi kararıyla tespit edilmesi koşuluna bağlanmıştır.

Buna karşılık Yönetmeliğin 12/3. maddesi uyarınca idare, kesinleşmiş mahkeme kararı kapsamında ödediği tazminatı, sağlık meslek mensubunun kusuru oranında ve sigorta teminatı dâhilinde ilgili sigorta şirketinden talep edebilir. Bu düzenleme, yalnızca kasıtlı görevi kötüye kullanma hâlleriyle sınırlı değildir.

Devlet üniversitelerinde görev yapan sağlık meslek mensupları bakımından ise Anayasa Mahkemesinin üniversitelerin idari ve mali özerkliğine ilişkin kararı sonrasında getirilen özel düzenlemeler dikkate alınmalıdır. Bu kapsamda ilgili üniversitenin rücu konusunda nihai karar verme yetkisi ayrıca değerlendirilir.

Bu nedenle idarenin hastaya karşı sorumluluğu, hekimin kişisel mali sorumluluğu ve sigorta şirketinin teminat yükümlülüğü birbirine karıştırılmamalıdır.

Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının Kapsamı

Hekimlerin mesleki faaliyetlerinden kaynaklanan hukuki sorumlulukları, poliçenin ve genel şartların öngördüğü koşullar çerçevesinde Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası kapsamında güvence altına alınır.

Sigorta teminatının belirlenmesinde yalnızca tıbbi müdahalenin veya tazminat davasının açıldığı tarih esas alınmaz. Tıbbi uygulamanın gerçekleştiği tarih, sigorta sözleşmesinin başlangıcı, tazminat talebinin ilk kez ne zaman ileri sürüldüğü ve poliçelerin birbirini takip edip etmediği birlikte değerlendirilmelidir.

21 Temmuz 2010 tarihli ve 27648 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Genel Şartların A.1 maddesine göre, sigorta sözleşmesi tarihinden önceki on yıllık dönemde veya sözleşme süresi içinde gerçekleştirilen mesleki faaliyetlerden doğan ve sözleşme süresi içinde sigortalıya yöneltilen tazminat talepleri, ilgili koşullarla teminat kapsamında değerlendirilebilir.

Ancak on yıllık geçmişe dönük korumanın 30 Temmuz 2009 tarihine ilişkin alt sınırı ve bir aydan fazla sigortasız kalınan dönemlerde gerçekleşen olaylara yönelik sınırlamalar bulunmaktadır. Mesleki faaliyete son verilmesi durumunda ise Genel Şartlarda ayrıca düzenlenmiş iki yıllık koruma koşulları söz konusu olabilir.

Bu nedenle eski tarihli bir kadın doğum vakasında, yalnızca talep tarihindeki poliçenin incelenmesi yeterli değildir. Tıbbi müdahale tarihi ve geçmiş poliçeler birlikte araştırılmalıdır.

Tazminat Talebi Hangi Tarihte Hekime Ulaşmış Sayılır?

Tazminat talebinin hekime ulaşması için mutlaka dava açılmış olması gerekmez. Hastanın veya yakınlarının maddi ya da manevi tazminat istediğini açıkça ortaya koyan ilk bildirim, somut olayın koşullarına göre talep tarihi olarak kabul edilebilir.

Talep;

• noter ihtarnamesi,

• yazılı tazminat başvurusu,

• dava şartı arabuluculuk daveti,

• doğrudan açılan bir tazminat davasının tebliği,

• idare aleyhine açılan davanın hekime ihbar edilmesi,

• kamu hastanesindeki olaylarda hastanın idareye yaptığı tazminat başvurusunun hekime bildirilmesi,

• ceza soruşturması kapsamında uzlaştırma veya tazminat talebinin hekime iletilmesi yoluyla hekime ulaşabilir.

Dolayısıyla teminat incelemesinde yalnızca davanın açıldığı veya hekime tebliğ edildiği tarihe bakılması doğru değildir. Talebin ilk defa hangi işlemle ve hangi tarihte hekime yöneltildiği belirlenmelidir.

Örneğin hasta dava açmadan önce ihtarname göndermiş veya arabuluculuğa başvurmuşsa, talep tarihi kural olarak daha sonra açılacak davanın tarihi değil, bu talebin hekime ulaştığı tarihtir.

Benzer şekilde kamu hastanesindeki bir olay nedeniyle önce idareye tazminat başvurusu yapılmış ve bu başvuru hekime bildirilmişse, sigorta teminatı bakımından bu bildirim tarihi önem taşıyabilir. İdare aleyhine açılan tam yargı davasının hekime ihbar edilmesi hâlinde de talebin hekime hangi tarihte ulaştığı ayrıca tespit edilmelidir.

Ceza Soruşturmasındaki Uzlaştırma Talebi Sigorta Kapsamında Değerlendirilebilir Mi?

Ceza soruşturması veya kovuşturması sırasında, isnat edilen suçun uzlaştırma kapsamında olması ve mağdurun uzlaştırma görüşmelerinde maddi bir talepte bulunması hâlinde, bu talebin hekime iletildiği tarih sigorta teminatı bakımından önem taşıyabilir.

Burada sigortanın ceza sorumluluğunu veya cezai yaptırımı karşılaması söz konusu değildir. Ancak uzlaştırma sürecinde ileri sürülen talep, tıbbi uygulamadan kaynaklanan bir maddi tazminat talebi niteliğindeyse, olay ve talep tarihindeki poliçeler çerçevesinde sigorta şirketine bildirilmelidir.

Para cezası, disiplin yaptırımı veya diğer cezai sonuçlar ise zorunlu mali sorumluluk sigortasının teminatı kapsamında değerlendirilmez.

Geçmişte Gerçekleşen Tıbbi Uygulamalar Sigorta Kapsamında Mıdır?

Poliçe, sınırsız bir geçmişe dönük koruma sağlamaz. Tazminat talebinin hekime yeni yöneltilmiş olması, çok eski tarihli her tıbbi uygulamanın teminat kapsamında olduğu anlamına gelmez.

21 Temmuz 2010 tarihli ve 27648 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Genel Şartların A.1 maddesine göre, sigorta sözleşmesi tarihinden önceki on yıllık dönemde veya sözleşme süresi içinde gerçekleştirilen mesleki faaliyetlerden doğan ve sözleşme süresi içinde sigortalıya yöneltilen tazminat talepleri, ilgili koşullarla teminat kapsamında değerlendirilebilir.

Bu nedenle tazminat talebi hekime bugün yöneltilmiş olsa dahi, talebe konu tıbbi uygulama 10 yıldan daha önce gerçekleştirilmişse zorunlu mali sorumluluk sigortası kapsamında koruma bulunmayabilir.

Teminat değerlendirmesinde şu iki tarih mutlaka birlikte incelenmelidir:

1. Tıbbi işlemin veya uygulamanın gerçekleştiği tarih

2. Tazminat talebinin ilk kez hekime yöneltildiği tarih

Hekimin bu iki tarihteki sigorta durumu ve birbirini takip eden poliçeleri birlikte değerlendirilmeden teminat hakkında kesin sonuca varılmamalıdır.

Talep Neden Gecikmeden Sigorta Şirketine Bildirilmelidir?

Hekime bir ihtarname, arabuluculuk daveti, dava dilekçesi, dava ihbarı, idari başvuru bildirimi veya uzlaştırma talebi ulaştığında, dava sonucunun beklenmemesi gerekir.

Talebin gecikmeden sigorta şirketine bildirilmesi;

• uygulanacak poliçenin belirlenmesi,

• teminatın korunması,

• savunma ve hukuki yardım sürecinin zamanında başlatılması,

• arabuluculuk veya uzlaştırma görüşmelerine sigortacının katılımının sağlanması,

• poliçedeki ihbar yükümlülüğünün yerine getirilmesi bakımından önemlidir.

Sigorta şirketine yapılan bildirim, hekimin kusuru veya sorumluluğu kabul ettiği anlamına gelmez. Bildirim, olası teminat haklarının korunmasına yönelik bir işlemdir.

Teminat Limitleri Nasıl Uygulanır?

Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasının teminat tutarları, ilgili tarife ve talimat hükümlerine göre belirlenmektedir. Teminat limitleri Kasım 2025’te artırılmıştır.

Ancak artan teminat limitlerinin her geçmiş olaya otomatik olarak uygulanacağı kabul edilemez. Hangi limitin uygulanacağı belirlenirken;

• tıbbi uygulamanın tarihi,

• tazminat talebinin hekime yöneltildiği tarih,

• talep tarihinde yürürlükte bulunan poliçe,

• poliçenin yenilenme ve zeyil hükümleri,

• ilgili tarife ve talimatın yürürlük tarihi birlikte incelenmelidir.

Bu nedenle sigorta teminatı yalnızca “olay tarihinde poliçe var mıydı?” veya “dava açıldığı tarihte hangi poliçe yürürlükteydi?” sorularıyla belirlenemez. Tıbbi uygulama tarihi, ilk talep tarihi, geçmişe dönük koruma süresi, bildirim tarihi ve poliçe şartlarının tamamı birlikte değerlendirilmelidir.

Ceza, Tazminat Ve Disiplin Süreçleri Birlikte Yürüyebilir Mi?

Aynı kadın doğum vakası nedeniyle tazminat davası, ceza soruşturması, Mesleki Sorumluluk Kurulu incelemesi, kurum içi disiplin soruşturması, Sağlık Bakanlığı veya il sağlık müdürlüğü denetimi, tabip odası incelemesi ve mesleki sorumluluk sigortası süreci aynı dönemde gündeme gelebilir.

Ancak bir süreçte verilen karar diğer süreci her zaman doğrudan belirlemez.

Örneğin ceza soruşturmasında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi, tazminat sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Tazminata hükmedilmesi de mutlaka cezai sorumluluk bulunduğu anlamına gelmez.

Her süreç kendi amacı, tarafları, süreleri ve ispat ölçütleri içinde değerlendirilmelidir.


Kadın Doğum Uygulamalarında Malpraktis Riskinin Azaltılması

Malpraktis riskinin azaltılması yalnızca daha fazla test istemek veya her hastada sezaryen tercih etmekle sağlanamaz. Asıl koruyucu yaklaşım; bilimsel standartlara uygun, hastaya özgü, iyi organize edilmiş, yeterli biçimde açıklanmış ve doğru kaydedilmiş sağlık hizmetidir.

Gebelik takibinde risklerin zamanında belirlenmesi, gerekli tarama ve tanı testlerinin önerilmesi, sonuçların değerlendirilmesi ve gerektiğinde konsültasyon veya sevkin sağlanması önem taşır. Hastaya testlerin kapsamı ve sınırlılıkları açıklanmalı; önerilen tetkik veya tedaviyi reddetmesi hâlinde bu durum tıbbi kayıtlara yansıtılmalıdır.

Doğum sürecinde fetal iyilik hâlinin uygun yöntemlerle izlenmesi, gelişen klinik bulguların zamanında değerlendirilmesi ve gerekli müdahale kararlarının geciktirilmemesi gerekir. Özellikle sezaryen kararının zamanlaması, omuz distosisi ve doğum sonrası kanama gibi obstetrik acillerde sağlık ekibinin hazırlığı ve koordinasyonu önemlidir. Sağlık kuruluşlarının bu durumlara yönelik müdahale protokollerini oluşturması, ekip eğitimlerini sürdürmesi ve gerekli personel, ameliyathane, kan ürünleri ile yoğun bakım imkânlarını sağlayabilmesi de risk yönetiminin bir parçasıdır.

Tıbbi uygulamanın uygunluğu kadar, komplikasyonların zamanında fark edilmesi ve yönetilmesi, hastanın yeterince aydınlatılması ve klinik sürecin güvenilir biçimde kayıt altına alınması da önem taşır. Hekimlerin kendi görev alanlarındaki yükümlülükleri ile sağlık kuruluşlarının organizasyon sorumluluğu birbirinden ayrılmalı; hasta güvenliği, yalnızca bireysel hekim uygulamaları üzerinden değerlendirilmemelidir.


Sonuç

Kadın doğum malpraktis uyuşmazlıkları; anne veya yenidoğan kaybı, kalıcı nörolojik hasar, infertilite ve organ yaralanması gibi ağır sonuçlar içerebilir. Ancak hukuki sorumluluk, meydana gelen sonucun ağırlığından hareketle değil, olay tarihinde mevcut klinik bilgiler, uygulanan tıbbi yöntemler, müdahale kararlarının zamanlaması ve ileri sürülen eksiklik ile zarar arasındaki nedensellik bağı değerlendirilerek belirlenmelidir.

Bir olayın komplikasyon olarak tanımlanması, tıbbi sürecin incelenmesini sona erdirmez. Aynı şekilde, istenmeyen bir sonucun meydana gelmesi de hekimin kusurlu olduğunu kendiliğinden göstermez. Bu nedenle kadın doğum malpraktis dosyalarında sağlıklı bir hukuki değerlendirme yapılabilmesi, tıbbi kayıtların bütün olarak incelenmesine, olay tarihindeki bilimsel standartların esas alınmasına ve bilirkişi görüşlerinin somut bulgularla gerekçelendirilmesine bağlıdır.

Kadın doğum uzmanlarının karşılaşabilecekleri hukuki süreçler ve hekim savunmasına ilişkin değerlendirmelerimiz, Kadın Doğum Uzmanları için Malpraktis Savunması sayfamızda yer almaktadır.


Bu makale genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Her kadın doğum malpraktis olayı; kendi tıbbi kayıtları, klinik koşulları, sağlık kuruluşunun niteliği ve tarafların hukuki statüsü çerçevesinde ayrıca değerlendirilmelidir.




bottom of page